|
Amerika'daki
Ulusal Sandia Laboratuvarı, 12 Temmuz 2001 tarihinde yayınladığı
haber bülteninde, yapılan çalışmalar sonucunda "göz keskinliğine
ve netliğine yaklaştıklarını" açıkladı.
Yayınlanan haberde "64 bilgisayarı kullanarak dijital bir görüntü
elde edildiği ve bilgisayarların bu görüntüye ulaşmasının ise yalnızca
birkaç saniye sürdüğü" belirtildi.110
Bu elbette ki çok önemli bir gelişmedir ancak burada unutulmaması
gereken bir nokta vardır:
İnsan gözü retinadaki görüntüyü saniyenin onda biri kadarlık kısa
bir sürede oluşturur ve bu görüntü yalnızca 1 milimetrekare genişliğinde
bir alanı kaplar. Bu özellikleri düşünüldüğünde insan gözünün son
teknolojiye sahip 64 bilgisayardan çok daha hızlı ve kullanışlı
bir mekanizma olduğu açıkça görülmektedir.
TEKNOLOJİ İNSAN KALBİNDEKİ TASARIMA ULAŞAMIYOR
Ortalama 70-80 yıl gibi uzun bir süre yaşayan bir kişinin kalbi,
dakikada 70-80 kereden bütün ömrü boyunca yaklaşık birkaç milyar
defa atar. Yapay kalp üzerine araştırmalarıyla tanınan "Abiomed"
isimli şirket, bütün araştırmalarına rağmen kalbin yıllarca başarıyla
sergilediği kesintisiz fonksiyonu taklit edemeyeceklerini ifade
etmiştir. Şirketin yeni geliştirdiği yapay kalbin 5 senede yaklaşık
175 milyon kez atması ise çok iyi bir hedef olarak görülmektedir.111
Son teknoloji ürünü bu yapay kalp, insanlardan önce danalarda denenmiş,
ancak danalar sadece birkaç ay süre ile hayatta kalabilmişlerdir.
Birkaç ufak değişiklikle birlikte yeni kalbin gelecek yıl insanlarda
da denenmesi planlanmaktadır. Duke Üniversitesi'nde bir biyomühendis
olan ve bu konuda yazılmış bir de kitabı bulunan Steven Vogel, araştırmacıların
neden insan kalbini taklit etmekte bu kadar zorlandıklarını şöyle
açıklamaktadır:
Bizim sahip olduğumuz motorlar, güçleri ve etkinlikleri ne olursa
olsun, o kadar farklı çalışırlar ki. Oysa kalp kası, bizim teknolojik
donanımımızda bulunan hiçbir şeye benzemeyen yumuşak, ıslak, kasılabilen
bir makine gibidir. İşte bir kalbi bu yüzden taklit edemezsiniz.112
Abiomed şirketinin yapay kalbi de gerçek bir kalp gibi 2 karıncıktan
oluşmaktadır. İki kalp arasındaki benzerlik sadece budur. Araştırmayı
yöneten Pennsylvania Üniversitesi'nden biyomühendis Alan Snyder
bu farkı "Gerçek bir kalpte kas bir kap gibi görev görüyor ve kendisi
kasılıyor" ifadeleriyle anlatır.113
Kalple aynı prensipte çalışan pompalarda bir kap ve bu kabın içindeki
akışkanı pompalayan bir de sistem bulunur. Kalpte ise kabın kendisi
pompa işlemi görür. Alan Snyder'in bir cümle ile özetlediği fark
işte budur.
Kendi
kendine kasılan bir kabı nasıl yapacaklarını bilemeyen araştırmacılar,
iki karıncığın arasına yerleştirdikleri bir motor sayesinde, her
iki karıncığın iç duvarlarını iterek hareket ettirmişlerdir. Yapay
kalp, karın içine yerleştirilen bir pille çalışmakta, bu pil ise
hastanın üzerinde taşıdığı şarj olabilen daha büyük bir pil paketinden
yayılan radyo dalgaları ile sürekli şarj edilmek zorundadır.
Gerçek bir kalbin ise enerji için bir pile ihtiyacı yoktur, çünkü
kalbimiz kendi nerjisini her hücresinin içinde kendi başına üretebilen
benzersiz bir kas tasarımına sahiptir. Ayrıca kalbin taklit edilemeyen
özelliklerinden biri de eşi benzeri olmayan dinamik bir atım hacmine
sahip olmasıdır. Nitekim dinlenme halinde dakikada 5 litre kan pompalayan
bir kalp, egzersiz sırasında bunu dakikada 25-30 litreye kadar artırabilir.
Abiomed şirketinin yöneticisi olan Kung, bu olağanüstü tempo değişikliğini
"Bu henüz hiçbir mekanik cihazın ulaşamayacağı bir şey" diyerek
ifade eder. Şirketin yaptığı yapay kalp ise dakikada en fazla 10
litre kan pompalayabilir ki bu da pek çok faaliyet açısından yetersiz
kalır.114
Ama asıl ulaşılamayan, kalbin kendine pompaladığı kan ile beslenmesi
ve ihtiyaca göre güçlenmesidir. Böylece bir kalp hiç bakım görmeden
50-60 sene çalışabilir. Kalp kendi kendini yenileyebilme özelliğine
sahiptir. Bu nedenle kesintisiz çalışma performansını hiçbir zaman
kaybetmez. Bu da onu taklit edilemez yapan en büyük özelliklerinden
bir başkasıdır.
Bilim adamlarının günümüz teknolojisi ile ulaşamadıkları, sadece
ulaşmayı hayal edebildikleri özelliklere sahip olan kalbimiz, benzersiz
tasarımıyla Yaratıcımızın, Yüce Rabbimiz olan Allah'ın üstün ilmini
bizlere tanıtmaktadır.
BİLGİSAYARDAKİ VİRÜS TEHLİKESİNE KARŞI BAĞIŞIKLIK
SİSTEMİMİZDEN GELEN ÇÖZÜM
Siber alemde bir bilgisayar bir virüsten etkilenecek olursa bu,
dünyadaki diğer bilgisayarların da etkilenebileceği anlamına gelir.
Dolayısıyla pek çok firma, bilgisayar network sistemlerini virüslerden
korumak için bir "bağışıklık sistemi" oluşturmanın gerekliliğini
hissetmiş ve bu alanda çok sayıda çalışma yapmaya başlamışlardır.
Bu çalışmaları sürdüren merkezlerden biri de New York'ta bulunan,
IBM'in Watson Araştırma Merkezi'ndeki virüs yalıtım laboratuvarıdır.
Burası, öldürücü virüslerle çalışan yüksek güvenlikli bir mikrobiyoloji
laboratuvarıdır. Ayrıca burada, şimdiye kadar tanımlanmış 12.000
bilgisayar virüsünü teşhis edebilecek, aynı zamanda virüsü güvenli
bir şekilde bilgisayarlardan izole ve yok edebilecek programlar
üretilmektedir.
Biraz önce bahsettiğimiz siber alemdeki virüslere karşı mevcut
bilgisayar sistemlerini koruyabilecek dünya çapında bir bağışıklık
sistemi kurmaya çalışan firmalardan birisi de ünlü bir marka olan
IBM firmasıdır. Firma yetkililerinden biri olan Steve White, bu
konuda çözüme ulaşabilmek için insan vücudundaki gibi bir bağışıklık
sisteminin kurulması gerektiğini şöyle ifade etmektedir:
İnsan ırkının varlığını devam ettirebilmesinin tek sebebi, sahip
olduğu bağışıklık sistemidir. Siber-alemin devamı için de bir bağışıklık
sistemine sahip olması şarttır.115
Araştırmacılar bilgisayar ağları ile canlılar arasında kurdukları
bu bağlantı sayesinde, bilgisayarları tıpkı savunma sistemimizin
işleyişi gibi koruyan programlar üretmeye başlamışlardır. Onlara
göre epidomoloji (salgın hastalıklarla ilgilenen bilim dalı) ve
immunolojiden (bağışıklık sistemi ile ilgilenen bilim dalı) öğrendiklerimiz,
canlı organizmaları koruduğu gibi elektronik organizmaları da yeni
tehlikelerden koruyabilecektir.
Bilgisayar virüsleri, bilgisayarlara sızıp kendilerini kopyalayarak
çoğaltacak ve girdiği bilgisayarda hasarlar oluşturacak şekilde
dizayn edilmiş sinsi programlardır. Bu virüslerin belirtileri, tıpkı
insanlarda görülen çeşitli hastalıklar gibi, bilgisayar sisteminin
yavaşlaması, bazen de esrarengiz bir şekilde dosyalarda hasar oluşmasıdır.
Virüs tehdidine karşı bilgisayarınızı korumayı vaad eden programlar,
bilgisayarınızın hafızası tarafından daha önce tanımlanmış virüslerin
izlerini bulmak için bilgisayarın bütün belleğindeki her kodu araştıran
teşhis programlarıdır. Bilgisayar virüsleri, yazılımcısının imzası
niteliğini taşıyan ve tanınmasına imkan veren izler barındırırlar.
Bilgisayardaki virüs tarayıcı program bu imzayı bulduğunda, bilgisayara
virüsün bulaştığına dair bir uyarı verir.
Yine de anti virüs programlarının bilgisayarlar için tam bir koruma
sağladığı söylenemez. Çünkü bazı kişiler birkaç gün içinde yeni
virüsler hazırlayıp bilgisayar ortamlarına yerleştirebilmektedir.
Bu durumda anti virüs programlarının sürekli olarak güncellenmesi,
yeni virüs izlerini tanımalarını sağlayacak bilgilerin verilmesi
gerekmektedir. Dolayısıyla sistemler devamlı yenilenmeli ve yeni
geliştirilen virüslere karşı yeni anti-virüs programlarının eklenmesi
gereklidir.
Ayrıca dünya çapında internet kullanımının yayılması ile birlikte
bu virüsler de çok büyük bir hızla yayılmaya ve bilgisayarlara ciddi
hasarlar vermeye başlamıştır. IBM firması araştırmacıları da çözümü,
doğadaki örneklerin taklit edilmesinde bulmuşlardır. Herşeyden önce
bilgisayar virüslerinin de suni bir hayatı vardır ve tıpkı doğadaki
biyolojik virüsler gibi, içinde bulundukları sistemi kendilerini
çoğaltmak için kullanırlar. Araştırmacılar bu benzerlikten yola
çıkarak insanın bağışıklık sisteminin insan vücudunu nasıl koruduğunu
incelemişlerdir:
Vücut, yabancı bir organizmayla karşılaştığında hemen istilacıyı
tanıyıp etkisiz hale getirecek bir antikor oluşturmaya başlar. Bağışıklık
sistemi hastalığa yol açabilecek hücrenin bütününü analiz etmek
durumunda da değildir. İlk enfeksiyon yatıştırıldığında, vücut ileriki
bir enfeksiyonda daha hızlı karşılık verebilmek için bu antikorlardan
bir kısmını hazır tutar. İşte bu hazır tutulan antikorlar sayesinde
hücrenin tümünün incelenmesine gerek kalmaz. Nitekim mevcut anti-virüs
programları da bütün virüsü değil ama virüsün imzasını tanıyacak
bir antikor içerirler.
Görüldüğü gibi insanları teknolojik alanda çaresiz bırakan konuların
çözümleri dahi doğada mevcuttur. Her detayın düşünülmüş olduğu kusursuz
bir işleyişe sahip savunma sistemimiz, daha biz doğmadan -bizi korumak
göreviyle- hazır bulundurulmuştur. Rabbimiz herşeyi koruyan ve gözetendir.
Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:
… Doğrusu benim Rabbim, herşeyi gözetleyip-koruyandır.
(Hud Suresi, 57)
GÖZDEN FOTOĞRAF MAKİNASINA: GÖRMENİN TEKNOLOJİSİ
Omurgalı
hayvanların gözleri, ışığın "göz bebeği" adı verilen delikten içeri
girdiği yuvarlak toplara benzer. Göz bebeğinin arkasında mercekler
yer alır. Işık önce bu merceğin daha sonra da göz yuvalarını dolduran
sıvının içinden geçer ve retinanın üzerine düşer. Retinanın üzerinde,
"koni hücreler" ve "çubuk hücreler" olarak adlandırılan yaklaşık
yüz milyon hücre vardır. Çubuklar aydınlığı ve karanlığı ayırt edebilirken,
koniler renkleri seçerler. Bu hücreler, üzerlerine düşen ışığın
etkisiyle oluşan imajı elektrik sinyallerine çevirip optik sinir
ağı aracılığıyla beyne yollar. Gözler ışık yoğunluğunu göz bebeğini
çevreleyen iris aracılığıyla ayarlar. İris ise, yapısında bulunan
minik kaslar sayesinde büyüyüp küçülebilir. Bu, fotoğraf makinelerindekine
benzer bir mekanizmadır. Makinaya giren ışık miktarı, "diafram"
adı verilen mekanik bir iris aracılığıyla ayarlanmaktadır. Phil
Gates Wild Technology adlı kitabında, fotoğraf makinalarının gözü
taklit eden basit bir model olduğunu şöyle açıklar:
Fotoğraf makinaları, omurgalı gözlerinin ilkel ve mekanik bir versiyonudur.
Bu makinalar aslında aynen göz gibi, önlerindeki açıklık dışında
içine ışık geçirmeyen kutulardır. Görüntüyü retina yerine bir film
üzerine yansıtırlar. Gözlerde görüntüye odaklanma merceğin şekli
değiştirilerek olur. Fotoğraf makinalarında ise bu işlem merceğin
filme olan mesafesi değiştirilerek gerçekleştirilir.116
Netlik Ayarı
Fotoğraf çekilirken yapılacak ilk işlem netlik ayarıdır. Görme
işleminde de, etrafımızdaki görüntülerin duyarlı tabaka üzerine
net olarak düşmesi için aynı işlemin yapılması gerekir. Fotoğraf
makinelerinde bu işlem elle, gelişmiş kameralarda ise otomatik olarak
yapılır. Daha özel amaçlarla kullanılan mikroskop ve teleskoplarda
da netlik ayarı yapılır. Ancak yapılan bu işlem her durumda vakit
kaybına neden olur.
Oysa
insan gözü bu ayarı sürekli olarak ve çok kısa bir süre içinde kendi
kendine yapar. Üstelik kullanılan yöntem taklit edilemeyecek kadar
üstündür. Göz merceği, çevresinde bulunan kaslar sayesinde görüntüyü
retina üzerine düşürür. Yapısı son derece esnek olan ve kolay biçim
değiştiren bu mercek, gerektiğinde bombeleşerek, gerektiğinde gerilerek
ışığın düştüğü noktayı sabit tutar.
Eğer gözde bu ayar kendiliğinden yapılmasaydı, örneğin insan baktığı
noktaya bir düğme yardımı ile odaklama yapmak zorunda kalsaydı,
görmek için sürekli özel bir çaba harcaması gerekecekti. Görüntü
bir netleşip bir bulanıklaşacaktı. Bir nesneye bakıldığında görebilmek
zaman alacak, bunun sonucunda tüm hareketlerimiz yavaşlayacaktı.
Ancak Allah gözlerimizi kusursuz olarak yaratmıştır ve dolayısıyla
bu sıkıntıların hiçbirini yaşamayız. Hiç kimse, karşısında belli
bir uzaklıkta duran nesneyi net olarak görmek istediğinde, aradaki
mesafeyi, merceğin odaklama ayarını ve bunlarla ilgili birçok optik
hesaplamaları yapmakla uğraşmaz. Nesneyi net görebilmek için yalnızca
ona bakmak yeterlidir. Geri kalan tüm işlemler otomatik olarak göz
ve beyin tarafından halledilir. Üstelik bütün bu işlemler yalnızca
bir isteme süresinde gerçekleşir.
Işık Uyumu
Bir fotoğraf makinesiyle gündüz çekilen fotoğraf net olur. Ancak
aynı film ve makineyle gece yıldızlar çekildiğinde fotoğrafta hiçbir
şey gözükmez. Oysa göz kapaklarımız saniyenin onda biri gibi kısa
bir zamanda açılıp kapanmalarına rağmen geceleri yıldızları çok
net bir şekilde görebiliriz. Çünkü gözlerimiz çok çeşitli aydınlanma
koşullarına ve değişik ışık şiddetlerine göre kendisini her an otomatik
olarak ayarlayabilir. Bunu sağlayan, gözbebeğinin etrafındaki kaslardır.
Eğer ortam karanlık olursa bu kaslar açılır, gözbebeği genişler
ve göze daha çok ışığın girmesi sağlanır. Eğer ortam aydınlık olursa
bu sefer kaslar kapanır, gözbebeği küçülür ve içeri giren ışığın
miktarı azaltılır. Bu sayede hem gece hem gündüz görüntü net olur.
Renkli
Dünyaya Açılan Pencere
Göz, görüntünün aynı anda hem siyah-beyaz, hem de renkli fotoğrafını
çeker. Daha sonra bu fotoğraflar beyinde sentezlenerek normal görüntü
halini alır.
Retina tabakasında bulunan çubuk hücrelerinin görevi, bakılan nesnenin
biçimini siyah-beyaz olarak ayrıntılı bir şekilde algılamaktır.
Koni hücreleri ise nesnenin renklerini tespit ederler. Sonuçta,
her iki hücreden alınan sinyallerin değerlendirilmesiyle, dış dünyanın
görüntüsü şekillenir ve renkli bir halde beynimizde oluşur.
Gözdeki Üstün Teknoloji
Fotoğraf makinesi göze göre son derece ilkel bir yapıya sahiptir.
Hatta gözün görüntü iletme tekniği en gelişmiş kameralardan bile
kat kat üstündür. Sonuç olarak da gözün ilettiği görüntü insanoğlu
tarafından yapılmış herhangi bir aletin iletebildiği görüntüden
çok daha kalitelidir.
Bir TV kamerasının çalışma prensipleri incelenirse sözü edilen
gerçek daha iyi anlaşılır. Bu kameranın çalışma ilkesi görüntülerin
değil, bir görüntüyü yeniden oluşturacak olan ışıklı nokta dizilerinin
iletilmesine dayanır. Bu yüzden kamera karşısındaki nesne, satır
denilen belirli sayıda kuşağa bölünür ve de yayın sırasında bir
"tarama" işlemine başvurulur. Bir fotosel lamba, böyle bir satırın
bütün noktalarını soldan sağa birbiri ardınca tarar. Hepsinin ışık
durumunu değerlendirir ve sonunda bunlara dayanarak birtakım sinyaller
verir. Bir satırı baştan sona kadar taradıktan sonra, bir sonraki
satıra geçer ve tarama işlemi böylece sürüp gider. Bu fotoselin
çalışma ritmi, bir görüntünün 625 ya da 819 satırını 1/25 saniyede
tarayabilecek şekilde hesaplanmıştır. Böylece bütün bir görüntünün
tamamlanması bitince, yeni bir görüntü iletilir. Bu şekilde iletilen
bildirilerin sayısı çok fazladır ve sinyaller baş döndürücü bir
tempoyla üretilir.
Gözün
tüm bu anlattıklarımızdan çok daha üstün bir işleyiş mekanizmasına
sahip olduğu dahası hiçbir bakım ve parça değişimine ihtiyaç duymadığı
düşünülürse yapısının ne kadar hayranlık verici ve mükemmel olduğu
daha net bir şekilde anlaşılır.
Tıp teknolojisi geliştikçe de insan gözünün ne kadar büyük bir
mucize olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Göz hakkında elde edilen
bilgilerin teknolojiye uyarlanmasıyla da her geçen gün çok daha
gelişmiş kameralar, fotoğraf makineleri ve sayısız optik sistem
üretilmektedir. Ancak, teknoloji ne kadar ilerlese de yapılan elektronik
aletler gözün ilkel birer taklidi olmaktan öteye gidememiştir. Bilgisayar
destekli kameralar da dahil olmak üzere hiçbir insan buluşu alet,
göze rakip olamaz.117
Peki gözdeki bu kompleks yapı nasıl ortaya çıkmıştır?
Kuşkusuz bu yapının tesadüfler sonucunda ya da uzun zaman içinde
kendi kendine oluşması mümkün değildir. Göz tek bir parçası eksik
olsa işlevini yerine getiremeyecek bir yapıya sahiptir. Hiçbir tasarım
tesadüfen oluşamaz, gözde ise çok açık ve benzersiz bir tasarım
vardır. Bu ise bizi bir tasarımcının varlığına götürür. Gözdeki
bu tasarımın tek sahibi Allah'tır. Herşeyi en güzel bir biçimde
algılamamızı sağlayan bu organın bize verilmiş olması, Allah'a şükretmemiz
için çok büyük bir vesiledir. Bu gerçek, Kuran-ı Kerim'in bir ayetinde
bize şöyle bildirilir:
De ki: 'Sizi inşa eden (yaratan), size kulak, gözler
ve gönüller veren O'dur.' Ne az şükrediyorsunuz? (Mülk Suresi, 23)
BİLİM ADAMLARI GÖZÜ TAKLİT ETMEYE ÇALIŞIYORLAR
Gözün gerçekleştirdiği işlemlere hayranlık duyan ve gözün üstün
tasarımını teknolojik alanda taklit etmek isteyen bilim adamları,
son zamanlarda bu konu hakkında birçok çalışma yapmaktadırlar. Bu
sayede doğada bulunan canlıları ve kusursuz mekanizmaları da daha
yakından inceleme imkanı bulmuşlardır. Biyomimetik alanında yapılan
bu çalışmalar teknolojik alandaki gelişmelere büyük hız kazandırmaktadır.
Bilgisayar Devrelerinin Tasarımı, Doğadaki Örneklerinden
Taklit Ediliyor
Gözümüzün sinir hücreleri olan "retina hücreleri" gelen ışığı tanıyıp
yorumlar. Retina hücreleri daha sonra değerlendirilen bu bilgileri
bağlantıda oldukları diğer hücrelere iletir. Gözümüzdeki tüm bu
işlemler yeni bilgisayarlara model oluşturmuştur:
Retina hücrelerinin yaptığı iş yalnızca ışığı algılamakla sınırlı
değildir. Retina birbirleriyle olağanüstü bir yoğunlukta bağlantı
oluşturmuş sinir hücrelerinden oluşur. Işığa ait sinyaller beyne
iletilmeden önce sayısız işlemden geçirilir. Örneğin retinayı oluşturan
hücreler cisimlerin kenarlarını hesaplar, ışık sinyalinin gücünü
artırır, aydınlık ya da karanlığa göre uyum sağlayarak düzeltmeler
yapar. Günümüzün güçlü bilgisayarları da benzeri işlemleri yerine
getirebilmektedir. Ancak retinadaki sinir ağı bu iş için, bilgisayarlara
nispeten çok daha az bir enerji kullanır.118
California Teknoloji Enstitüsü'nden Carver Mead başkanlığında bir
araştırma ekibi, retinada kolayca gerçekleştirilen işlemlere imkan
tanıyan tasarımın sırrını araştırmaktadır. Carver Mead, Caltech
firmasından biyolog Misha Mahowald ile birlikte retinadaki sinir
ağına benzer yapıda elektronik devreler tasarlamıştır. Yapılan bu
devrelerde gözdeki gibi ışık algılayıcıları bulunmaktadır. Algılayıcılar
tıpkı retinada olduğu gibi bir diğer algılayıcıyla bağlantı halindedir.
Kullanılan direnç, amfi gibi elektronik devre parçalarının, ışık
algılayıcılarının, retina hücreleri gibi kendi aralarında haberleşebilmelerine
imkan tanımaktadır.119
Ancak tüm çabalara rağmen, bu devreyi, retina ağında olduğu gibi
birebir olarak taklit edebilmek mümkün olmamıştır. Çünkü canlı bir
retinadaki hücrelerin ve bunların arasındaki bağlantıların sayısı
çok fazladır. Bunun yerine tasarım mühendisleri şu an için, retinadaki
sinir ağının ön işlemlerini nasıl yaptıklarını anlamaya çalışıp,
aynı işi yapabilen daha basit devreler tasarlamaktadırlar.
SİNEK KULAĞINDAKİ TASARIM
İŞİTME ALETLERİNDE DEVRİM YAPACAK
California Üniversitesi Beyin Araştırma Enstitüsü'nün fizyoloji
bölümündeki araştırmacılar, daha hassas işitme cihazları üretebilmek
için doğadaki işitme sistemlerini incelemeye almışlardır. Yapılan
bilimsel çalışmalar sonucunda Ormia ochracea adlı sinek türünün
kulağının, sahip olduğu olağanüstü tasarımıyla işitme aleti dizaynında
bir devrim yapacağı anlaşılmıştır. Bu sineğin kulağı, sesin geldiği
yönü mükemmel bir şekilde tespit edecek şekilde tasarlanmıştır.
Nörobiyolog Ron Hoy bu durumu şöyle anlatır:
Bugüne dek, sesin geldiği yönü tayinde insan kulağının en iyi olduğunu
zannediyorduk. Birbirinden 15 cm uzaklıkta yer alan iki kulağımız
sayesinde, ses kaynağının yeri hakkında yeterli ipucu elde edebiliyoruz.
Oysa Ormia sineği, kulaklarının arasında yarım milimetrelik bir
mesafe olmasına rağmen sesin kaynağını tüm canlılardan daha iyi
tespit edebiliyor.120
Ormia sineğinin, sesin geldiği yeri hatasız olarak bulabilmesi
soyunun devamı için şarttır, çünkü larvalarına besin kaynağı olabilecek
bir cırcır böceği bulmak zorundadır. Ormia yumurtalarını, bulduğu
bu cırcır böceğinin üzerine bırakarak çıkacak asalak larvaların
onunla beslenmelerini sağlar.
Ormia sineğinin, cırcır böceğinin yerini bulması için tasarlanmış
hassas kulakları vardır. Şarkı söyleyen cırcır böceğinin yerini
o kadar milimetrik saptar ki, koca ormanın içinde hedefini yalnızca
2 derecelik bir hata payıyla yakalar.
İnsan beyni de sesin yerini tespit için Ormia ile aynı yöntemi
kullanılır. Bunun için, sesin önce yakındaki kulağa, daha sonra
uzakta kalan kulağa ulaşması yeterlidir. Ses dalgası kulak zarına
çarptığında bu etki elektrik sinyaline çevrilerek hemen beyne iletilir.
Sesin iki ayrı kulağa kaç milisaniye farkla ulaştığını hesaplayan
beyin, böylece sesin geldiği yönü hemen saptar. İnsanda bu hesaplama
10 milisaniyede sonuçlanır. Oysa bu sinek türü, aynı hesabı toplu-iğne
başı büyüklüğündeki beyniyle, insandan bin kat daha hızlı bir şekilde
gerçekleştirir.121
Bu sineğin minik olmasına rağmen oldukça işlevsel olan kulak tasarımı,
"ORMİAFON" adı altında, işitme aleti ve dinleme cihazlarının yapımında
taklit edilmeye çalışılmaktadır. Görüldüğü gibi, küçücük bir sinek
dahi evrim teorisinin 'tesadüfen oluşma' safsatasını kökünden çürüten
çok üstün bir yapıya ve tasarıma sahiptir. Yine aynı küçük sinek,
her parçası ve özelliğiyle onu yaratan sonsuz ilim ve kudret sahibi
Yaratıcımızın üstün yaratma sanatını sergiler. Böyle küçücük bir
sineğin değil kendi kendine, evrim gibi hayali bir süreçle oluşması,
akıl ve zeka sahibi insanların hepsinin biraraya gelmesi, en son
teknolojileri ve imkanları seferber etmeleri ile dahi meydana getirilmesi
mümkün değildir.
Küçücük bir sinek bile Allah'ın üstün yaratmasının apaçık delillerindendir.

110 ABD Ulusal Sandia Laboratuvarları
Haber Bülteni, 12 Temmuz 2001
111http://www. findarticles. com/cf_0/m1511/1_21/58398795/print.
jhtml; Robert Kunzig, Discover, "The Beat Goes On", January 2000
112http://www. findarticles. com/cf_0/m1511/1_21/58398795/print.
jhtml; Robert Kunzig, Discover, "The Beat Goes On", January 2000
113http://www. findarticles. com/cf_0/m1511/1_21/58398795/print.
html; Robert Kunzig, Discover, "The Beat Goes On", January 2000
114http://www. findarticles. com/cf_0/m1511/1_21/58398795/print.
jhtml; Robert Kunzig, Discover, "The Beat Goes On", January 2000
115 http://www. newscientist. com/hottopics/ai/strikesback.
jsp
116 Wild Technology, Phil Gates, s. 54
117 David H.Hubbel, Eye Brain and Vision, Scientific
American Library, 1988, s.34. 
118 http://www. nature. com/cgi-taf/DynaPage.
taf?file=/nature/journal/v410/n6828/full/410510a0_fs.html&filetype=&_UserReference=C0A804EC46516639F0E0A2AC62BC3BB39855;
Jim Giles, Nature, "Think Like A Bee", 29 March 2001, s.510-512
119 http://www. nature. com/cgi-taf/DynaPage.taf?file=/nature/journal/v410/n6828/full/410510a0_fs.
html&filetype=&_UserReference=C0A804EC46516639F0E0A2AC62BC3BB39855;
Jim Giles, Nature, "Think Like A Bee", 29 March 2001, s.510-512
120 Peter M.Narins Acoustics: In a Fly's Ear,
Nature 410, 644-645 (2001)
121 Peter M.Narins Acoustics: In a Fly's Ear,
Nature 410, 644-645 (2001)

BİYOMİMETİK
NEDİR?
AKILLI MALZEMELER
BİTKİLERDEKİ TASARIMLAR VE BİYOMIMETİK
DOĞADAKİ VİTES KUTULARI VE JET
MOTORLARI
CANLILAR VE UÇUS TEKNOLOJİSİ
HAYVANLARDAN ÖĞRENDİKLERİMİZ
TEKNOLOJİDEN ÜSTÜN ORGANLAR
BİOMIMETİK VE MİMARİ
CANLILARI TAKLİT EDEN ROBOTLAR
DOĞADAKİ TEKNOLOJİ

Bu
site Harun Yahya'nın eserlerinden faydalanılarak hazırlanmıştır.
www.harunyahya.org
|