|
RENK NEDİR? NASIL OLUŞUR?
Bazı detaylar insan hafızasında önemli yer tutarlar ve hiç değişmezler.
Örneğin en tanıdık cisimler olan ağaçlardan başlayalım. Ağaçların
rengi hep yeşil ve tonlarıdır. Sonbahar gelince bu renklerin değiştiği
herkes tarafından bilinir. Gökyüzünün rengi de ya mavinin ya da
grinin tonlarındadır. Meyvelerin renkleri de hiç değişmez, örneğin
kayısının rengiyle, kirazın rengi hep bellidir, tanıdıktır. Kısacası
ışık altında bulunan her canlının, her cismin bir rengi vardır.
Etrafınızdaki şeylere dikkatli bir şekilde bakın. Neler görüyorsunuz?
Masa, sandalyeler, pencerenizden gözüken ağaçlar, gökyüzü, evinizin
duvarları, çevrenizdeki insanların yüzleri, yediğiniz meyveler,
şu anda okuduğunuz kitap... Bunların hepsi ayrı birer renge sahiptir.
Bütün bu renklerin neye göre belirlendiğini, nasıl düzenlendiğini
ve nasıl oluştuğunu hiç düşünmüş müydünüz?
Canlı yaşamında son derece önemli bir rolü olan renklerin oluşması
için neler gereklidir genel olarak inceleyelim. (Bu maddeler daha
sonra detaylı olarak ele alınacaktır.) Tek bir rengin, örneğin sadece
kırmızının ya da sadece yeşilin oluşması için aşağıda maddelendirilmiş
olan işlemlerin her birinin bu sıralamaya göre gerçekleşmesi gerekmektedir.
1-Rengin oluşması için gerekli olan ilk koşul ışığın varlığıdır.
Bu nedenle öncelikle güneşten gelen ışınların nasıl bir özelliğe
sahip olması gerektiğini inceleyerek başlamakta fayda vardır. Renklerin
oluşabilmesi için güneşten yeryüzüne gelen ışığın, renkleri meydana
getirebilecek şekilde, belirli bir dalga boyuna sahip olması gerekmektedir.
Güneşin yaydığı bütün ışınların içinden sadece "görünür ışık"
olarak adlandırılan bu ışığın yeryüzüne gelme ihtimali 1025'te bir
ihtimaldir. Bu inanılması güç ihtimal gerçekleşir ve renklerin oluşması
için gerekli olan ışınlar güneşten dünyaya ulaşır.
2-Güneşten gelip uzaya yayılan ışık gerçekte göze zarar verecek
özelliklere sahiptir. Bu yüzden dünyaya ulaşan ışığın gözün rahatlıkla
algılayabileceği ve zarar vermeyeceği duruma gelmesi gereklidir.
Bunun için ışınların bir süzgeçten geçmesi gereklidir. Bu dev süzgeç
dünyayı çevreleyen "atmosfer"dir.
|
İnsan yaşamında renklerin varlığının önemi tartışılmazdır.
Çünkü her cisim rengiyle birlikte anlam kazanır. Resimde görmüş
olduğunuz renklerin (siyah ve beyaz da dahil olmak üzere)
hiçbirinin olmadığını düşünün. Elbette ki bu resimdeki cisimlerden
hiçbirini göremezdiniz. Bu cisimlerde var olan çok sayıdaki
rengin tek bir tanesinin oluşması için bile çok fazla şartın
aynı anda ortaya çıkması gereklidir. Allah renklerin ortaya
çıkmasını çok detaylı bir sistemin varlığına bağlamıştır.
|
3-Atmosferden geçen ışık yeryüzüne dağılır ve rastladığı maddelerin
hepsine çarparak yansır. Işığın çarptığı maddelerin, ışığı yutmayıp
yansıtacak özelliklerde olması gereklidir. Görüldüğü gibi maddelerin
yapısal özelliğinin de yeryüzüne ulaşan bu ışıkla renkleri oluşturacak
şekilde uyumlu olması gereklidir. Bu şart da gerçekleşir ve güneşten
gelen ışığın çarptığı maddelerden kolaylıkla yeni bir ışık dalgası
yayılır.
4-Renklerin oluşumundaki diğer bir aşama da ışık dalgalarını algılayabilecek
bir algılayıcıya, yani göze ihtiyaç olmasıdır. Işık dalgalarının
görme organlarıyla da uyum içinde olması zorunludur.
5-Güneşten gelen ışınlar gözümüzün tabakalarından geçip retina
bölgesinde elektrik sinyaline dönüştürülmelidir. Daha sonra bu elektrik
sinyalleri insan beyninde görüntüyü algılamakla sorumlu olan görüntü
merkezine ulaştırılmalıdır.
6-Bizim herhangi bir rengi gördüğümüzü ifade edebilmemiz için gerçekleşmesi
gereken son bir aşama daha vardır. Renklerin oluşmasındaki son aşama
görme merkezine gelen elektrik sinyallerinin, burada bulunan sinir
hücreleri tarafından "renk" olarak algılanabilmesidir.
Görüldüğü gibi tek bir rengin oluşması için oldukça detaylı ve
birbirine bağlı bir sıralama izleyen işlemler gereklidir.
Renkle ilgili olarak edinilen tüm bilgiler rengin meydana gelmesi
sırasında oluşan her işlemin çok hassas dengeler üzerine kurulmuş
olduğunu gösterir. Bu hassas dengeler olmadığı takdirde renkli bir
dünya yerine bulanık ve karanlık bir dünya içinde kalmamız hatta
görme yeteneğimizi kaybetmemiz kaçınılmazdır. Yukarıda sayılan maddelerden
sadece retina bölgesindeki elektrik sinyallerini algılayacak olan
hücrelerin bulunmadığını düşünelim. Ne gelen güneş ışığının yeterli
özelliklere sahip olması, ne gözün diğer parçalarının tam olması,
ne de atmosferin varlığı yeterli olmayacaktır.
GÖRME İŞLEMİNDE RETİNANIN ROLÜ
Retinayı daha yakından inceleyerek biraz daha detaya inelim. Retinada
görev alan "rodopsin" adlı pigment maddesinin olmadığını
varsayalım. Rodopsin yoğun ışıkta özelliğini yitiren, karanlıkta
tekrar oluşan bir maddedir. Gözde yeteri kadar rodopsin oluşana
kadar göz karanlıkta net göremez. Rodopsinin özelliği ışıktan alınan
verimin yükseltilmesidir.
Bu madde tam gerektiği anda ihtiyaç duyduğu kadar üretilir. Rodopsin
dengesi kurulduğunda ise şekiller belirginleşmeye başlar. Görme
işleminde son derece önemli bir madde olan rodopsin olmasaydı ne
olurdu? Bu durumda insan yalnızca aydınlıkta gören bir canlı olurdu.
2 Görüldüğü gibi gözde en ince
detayına kadar düşünülmüş kusursuz bir sistem vardır.
Peki bizi karanlıklardan kurtarıp, bize renkli bir dünya sunan
bu sistem kimin eseridir?
Buraya kadar sıraladığımız her aşama bir akıl, irade ve güç gerektiren
işlemlerdir. Böyle bir sıralamanın ve uyumun tesadüfen oluşma ihtimalinin
olmadığı ise çok açık bir gerçektir. Böyle bir sistemin zaman içinde
oluşması da imkansızdır. Bu işlemlerin tesadüfen oluşması için milyonlarca
hatta milyarlarca yıl beklense de sonuç hiçbir şekilde değişmeyecektir.
Bekleyerek ya da tesadüflerle renkli bir dünyayı oluşturacak sistemler
asla oluşamaz. Bu mükemmel sistem ancak özel bir tasarımın sonucunda
ortaya çıkabilir ki bunun anlamı da yaratılmış olduğudur. Allah
bütün evreni kaplayan sonsuz bir gücün ve aklın sahibidir. Evrendeki
düzenin tümünde Allah'ın benzersiz yaratma sanatının örnekleri vardır.
Renklerin oluşumundaki eşsiz sanat da Allah'ın benzersiz yaratmasıyla
ortaya çıkmıştır. Allah her şeye güç yetirendir.
Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır.
O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "Ol"
der, o da hemen oluverir. (Bakara Suresi, 117)
RENGİN OLUŞMASI İÇİN NELER GEREKLİDİR?
Bizim için renk, cisimlerin özelliklerini belirtmemize, onları
daha iyi tanımlamamıza yarayan bir kavramdır. Etrafındaki cisimlerin
renklerini teker teker düşünen insan gerçekte ne kadar detaylı bir
renk çeşitliliği ile karşı karşıya olduğunu rahatlıkla görecektir.
Canlı-cansız tüm cisimlerin bir rengi vardır. Üstelik dünyanın her
yerinde aynı türdeki canlılarda aynı renkler vardır. Nereye giderseniz
gidin karpuzun rengi hep kırmızıdır, kiviler hep yeşildir, denizler
mavidir ya da mavinin tonlarıdır, kar beyazdır, limonlar sarıdır,
fillerin rengi dünyanın her yerinde aynıdır, ağaçların rengi aynıdır
hiç değişmez. Yapay olarak elde edilen renklerde de durum değişmez.
Dünyanın neresine giderseniz gidin sarı ile kırmızıyı karıştırırsanız
kavuniçi, siyah ile beyazı karıştırırsanız gri elde edersiniz. Bu
da hiçbir zaman değişmez. İşte bu noktada daha farklı düşünmeye
başlamakta fayda vardır. Öncelikle cisimlerdeki renklerin nasıl
oluştuğu sorusunu sorarak düşünelim. Bunu şöyle bir örnekle açıklayabiliriz.
Bir mağazaya girdiğinizi ve burada rengarenk, çeşit çeşit desene
ve görünüme sahip, renkleri birbiriyle son derece uyumlu kumaşlarla
karşılaştığınızı düşünün.
Elbette bu kumaşlar buraya tesadüfen gelmemiştir; bilinçli kişilerce
desenleri çizilmiş, renkleri tasarlanmış, gerekli boyama işlemleri
yapılmış ve daha pek çok ara aşamadan geçtikten sonra o mağazada
sergilenmeye başlamışlardır. Kısacası bu kumaşların varlığı onları
tasarlayan ve yapan kişilerin varlığına bağlıdır. Siz de bunları
gördüğünüzde bunlar buraya tesadüfen gelmiş, kumaşların üzerine
dökülen boyalar sonucunda tesadüfen bu desenler oluşmuş demezsiniz.
Hatta hiçbir akıl sahibi varlık böyle bir iddiada bulunamaz. Aynı
şekilde doğada her an gördüğümüz görüntüleri, kelebekleri, çiçekleri,
deniz altındaki rengarenk mekanları, ağaçları, bulutlarla kaplı
gökyüzünü ve diğerlerini de tıpkı bu mükemmel kumaşlar gibi karşımıza
getiren bilinç sahibi bir İrade vardır. Evrendeki kusursuz çeşitlilik
özel bir tasarımın sonucudur. Bu tasarım güneşten gelen ışığın oluşmasından,
bu ışığın beynimizde renkli bir tablo görüntüsü halini almasına
kadar her aşamada kendisini gösterir. Bu da, renklerdeki tasarımın
bir sahibinin yani bir tasarlayıcısının olduğunun en büyük delillerindendir.
Elbette ki çok üstün bir akla ve çok üstün bir yaratma gücüne sahip
olan Allah evrendeki tüm renkleri ve insanı hayran bırakan desenleri
yaratmaktadır.
Renklerin oluşmasında gerçekleşen aşamalar daha önce kısaca maddelendirilmişti.
Renkteki üstün tasarım bu bölümde ışık, beyin ve göz sıralamasına
bağlı kalınarak, farklı başlıklar altında incelenecektir.
 
Resimdeki kumaşın oraya tesadüfen
geldiğini, bir tasarlayıcısının olmadığını kimse iddia edemez.
Bunun gibi gökkuşağının, kelebeklerin, çiçeklerin, deniz
canlılarının, bulutların kısacası yeryüzündeki her şeyin
bir tasarlayanı olmadığı da iddia edilemez. Tüm bunların
renginin ve şeklinin tasarımı örneksiz yaratan Allah'a aittir.
|
|
Allah...
O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama
ve uyku tutmaz.
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur...
(Bakara Suresi, 255)
|
1- Işık, Yaşam ve Renk
Güneş, evrendeki orta büyüklükteki milyarlarca yıldızdan yalnızca
bir tanesidir. Güneşi bizim için evrendeki en önemli yıldız yapan
özellikleri; büyüklüğü, etrafındaki gezegenlerle olan bağlantısı
ve yaydığı özel ışınlardır. Güneşin bu özelliklerinden sadece bir
tanesinde bile şu anda var olan ölçülerinden herhangi bir farklılık
olması durumunda yeryüzünde yaşam olamazdı. Gerçekten de güneş,
dünyada canlı bir yaşamın oluşabilmesi ve devam edebilmesi için
gereken en ideal değerlere sahiptir. 3
İşte bu nedenle bilim adamları güneşi, yeryüzündeki canlılığın "yaşam
kaynağı" olarak nitelendirmektedirler.
Yeryüzünün en uygun şekilde ısınması ve bitkilerin fotosentez yapabilmesi
için tek kaynak güneş ışığıdır. Bilindiği gibi canlı yaşamının var
olabilmesi için ısınma ve fotosentez vazgeçilmezdir. Bundan başka
yeryüzünde aydınlığın oluşması ve renkli bir dünyanın meydana gelmesi
de yine güneşten gelen ışınlar sayesinde gerçekleşir. Bu durumda
dünyanın en önemli enerji kaynağı olan bu ışınların nasıl oluştuğu
sorusu akla gelecektir? Yeryüzündeki canlı yaşamının anahtarı olarak
nitelendirilebilecek olan bu ışınların, bu kadar önemli görevleri
yerine getirebilmesi, bunun için gerekli özelliklerin tümüne birden
aynı anda sahip olması tesadüflerin eseri olamaz. Bunun nedeni ışığın
yapısı incelendiğinde daha iyi anlaşılacaktır.
|

Dünyada canlı yaşamının var olabilmesi
için gereken bütün şartlar dolaylı olarak ya da doğrudan doğruya
Güneş'ten gelen ışığa bağlıdır. Güneş ışınlarının yapısında
ise çok hassas dengelere bağlı bir tasarım vardır.
|
Uzayda bulunan yıldızların yaydığı enerji uzay boşluğunda dalgalar
halinde hareket eder. Güneşten de enerji olarak yine dalgalar halinde
hem ışık hem de ısı gelir. Yıldızlardan yayılan bu enerjinin hareketi,
bir gölün üzerine atılan taşın suda oluşturduğu dalgalara benzetilebilir.
Nasıl göldeki dalgaların farklı boyları olabiliyorsa, ısı ve ışık
yayılırken de aynı şekilde farklı dalga boyları olur.
Bu noktada evrendeki ışığın farklı dalga boyları hakkında bilgi
vermekte fayda vardır. Evrende bulunan yıldızların ve diğer ışık
kaynaklarının hepsi aynı türde ışık yaymazlar. Bu farklı ışınların
sınıflandırılması dalga boylarına ve frekanslarına göre yapılmaktadır.
Evrendeki bu farklı dalga boyları çok geniş bir alana dağılmıştır.
Örneğin en kısa dalga boyu, en uzun dalga boyundan tam 1025
kat daha küçüktür. (1025 sayısı 1 rakamının yanına 25
tane sıfır konulmasıyla elde edilen çok büyük bir sayıdır.)
Evrendeki 1025'lik bir genişliğe sahip olan ışın yelpazesinin
içinde, güneşin yaydığı ışınların tümü çok dar bir bölüme sıkıştırılmıştır.
Güneşten yayılan farklı dalga boylarının %70'i, 0.3 mikronla, 1.50
mikron arasındaki çok dar bir sınırın içinde yer alır. Güneş'in
ışınlarının neden böyle dar bir aralığa sıkıştırıldığını araştırdığımızda
ise karşımıza ilginç bir sonuç çıkar: Dünya üzerindeki canlı yaşamı
ve renklerin oluşumunu destekleyecek olan ışınlar, sadece bu aralıkta
bulunan ışınlardır.
Energy and the Atmosphere adlı kitabında İngiliz fizikçi Ian Campbell,
bu üstün tasarımı "inanılmaz derecede şaşırtıcı" olarak
nitelendirerek bu noktaya şöyle dikkat çekmektedir:
Güneşten yayılan ışınların, Dünya üzerindeki yaşamı desteklemek
için gereken çok dar aralığa sıkıştırılmış olması gerçekten çok
olağanüstü bir durumdur. 4
1025'lik elektromanyetik yelpazeden güneşin yansıttığı
bu bir birimlik ışın aralığının büyük bir kısmı "görülebilir
ışık" olarak adlandırılır. Bu birimin hemen altındaki ve üstündeki
aralıkta yer alan ışınlar da yeryüzüne kızıl ötesi ve mor ötesi
ışınlar olarak ulaşır. Kısaca, bu iki ışın türünün özelliklerini
de inceleyelim.
Kızıl ötesi ışınlar ısı dalgaları olarak yeryüzüne ulaşırken mor
ötesi ışınlar yüksek enerjili olup canlılar üzerinde zararlı etkiler
oluşturabilmektedirler. Kızıl ötesi ışınlar atmosferden geçerek
dünyayı canlıların yaşaması için elverişli hale getirecek ısıyı
sağlarlar. Mor ötesi ışınlar ise sadece belirli bir oranda yeryüzüne
ulaşabilirler. Bu oranın biraz daha fazla olması durumunda canlıların
dokuları zarar görür ve ölümlere yol açar. Az olması durumunda ise
canlıların ihtiyacı olan enerji sağlanamaz.
Bütün bunlar canlı yaşamı için son derece önemli detaylardır. Güneşten
gelen ışınların fonksiyonlarında da görüldüğü gibi dünyada var olan
her sistemde bir düzen ve kontrol vardır. Ne kadar hassas bir dengenin
olduğunu kısaca anlattığımız böyle bir sistemin tesadüfen oluşması
elbette ki mümkün değildir.
Bu kusursuz sistemin başka bir fonksiyonunu daha inceleyerek tesadüfen
oluşmasının imkansızlığını bir kere daha görelim.
2- Yeryüzünü Kaplayan Zırh: Atmosfer
Güneşin ışınlarından bazılarının canlılar için zararlı olabileceğinden
daha önce bahsetmiştik. İşte bu zararlı etkinin yok edilebilmesi
için bir çözüm bulunması gereklidir.
|

Atmosfer sadece gerekli olan ışınları
tutar, geri kalan zararlı ışınların çoğunu dünyaya ulaşmadan
yansıtır.
|
Gelin bu duruma hep birlikte bir çözüm getirmeye çalışalım ve güneş
ışınlarını süzecek kadar etkili bir sistem planlamaya çalışalım.
Ancak bu sistemin tüm dünyayı güneşin zararlı etkilerinden koruyacak,
bunun sürekli olmasını sağlayacak, bakım gerektirmeyen, aynı zamanda
uzaydan gelebilecek diğer tehlikeleri de anında yok edecek, çok
fonksiyonlu bir sistem olması gerektiğini unutmayalım. Bu durumda
muhakkak akla çeşitli alternatifler gelecektir, projeler üretilecektir.
Fakat ortaya atılan projelerin hiçbiri şu anda dünya üzerinde var
olan filtreli koruma kadar çok yönlü ve etkili olmayacaktır. Bu
filtreli koruma atmosferimizdir. Dünyanın atmosferi zararlı ışınları
süzme işleminde % 100 başarılıdır ve dünyanın korunması için Allah
tarafından özel olarak tasarlanmıştır.
Atmosferin özel katmanları sayesinde bu ışınlardan sadece gereken
miktar kadarı yeryüzüne ulaşır. Çünkü atmosfer güneşten gelen ışınların
hepsini dalga boylarına göre özel işlemlere tabi tutar. Atmosferimiz
bütün bu ışınları süzmek üzere tasarlanmış dev bir arıtma tesisi
gibidir. Yeryüzünde tek bir örneği dahi bulunmayan bu dev arıtma
sistemi Allah'ın kendisine vermiş olduğu özel yapısı sayesinde bu
işlemleri yapabilmektedir. Allah göklerin yaratılışına şöyle dikkat
çekmektedir.
Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların
yaratılmasından daha büyüktür. Ancak insanların çoğu bilmezler.
(Mümin Suresi, 57)
|
Göklerin
ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir. O'na mülkünde
ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli
bir ölçüyle takdir etmiştir.
(Furkan Suresi, 2)
|
Güneşten gelen ışınlar son derece özel ışınlardır. Bu ışınların
yeryüzüne ulaşabilmesi için atmosferden geçecek özelliklere sahip
olması da zorunludur. Aynı şekilde atmosferin de bu ışınları geçirecek
bir yapıya sahip olması gereklidir. Aksi durumda ne atmosferin varlığı,
ne de ışınların yapısının uygunluğu bir anlam ifade etmeyecektir.
Atmosferin ışınları geçirme özelliği sayesinde güneşten gelen ışınlar
yeryüzüne rahatlıkla ulaşırlar. Yalnız burada üzerinde durulması
gereken çok önemli bir nokta vardır. Atmosfer sadece ve sadece canlı
yaşamı için gerekli olan görülebilir ve yakın kızılötesi ışınları
geçirirken, yaşam için öldürücü olan diğer ışınların geçişini kesin
bir biçimde engellemektedir. Böylece güneşten ve güneş dışı kaynaklardan
yani uzayın diğer bölgelerinden dünyaya ulaşan zararlı ışınlara
karşı dünyanın atmosferi çok önemli bir "süzgeç" oluşturmaktadır.
5 Ünlü astronom Michael Denton bu gerçeği
şöyle ifade etmiştir:
Atmosfer gazları, görülebilir ışığın ve yakın kızıl ötesinin hemen
dışında kalan tüm diğer ışınları ise çok güçlü bir biçimde yutarlar.
Dikkat edilirse, atmosferin, elektromanyetik yelpazenin çok geniş
alternatifleri içinde, geçişine izin verdiği yegane ışınlar görülebilir
ışık ve yakın kızıl ötesini kapsayan daracık alandır. Neredeyse
hiç gama, mor ötesi ve mikro dalga ışını dünya yüzeyine ulaşmaz.
6
Görüldüğü gibi atmosferin yapısında da çok üstün bir tasarım vardır.
Güneş 1025'de 1 ihtimalin arasından sadece bize faydalı
olan ve renkli bir dünyayı oluşturacak olan ışınları yollamakta,
atmosfer de zaten sadece bu ışınların yeryüzüne geçişine izin vermektedir.
Bundan başka atmosferin içindeki gazların özellikleri sayesinde
güneş ışınları ile doğrudan bağlantı halinde olan canlı gözleri
de tehlikelere karşı korunmuş olur. Tüm bu özellikler Allah'ın her
şeyi belli bir ölçüyle yarattığının delilleridirler.
Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir.
O'na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş,
belli bir ölçüyle takdir etmiştir. (Furkan Suresi, 2)
3- Maddeye Çarpan Işık
|

Güneşten gelen ışınlar dalga hareketi yaparak ilerleyen ve
"foton" adı verilen parçacıklardan oluşurlar. Fotonlar, yeryüzündeki
maddeleri oluşturan atomların elektronlarına çarptığında "renkleri
yansıtacak" özel dalga boylarındaki ışığı ortaya çıkarır.
Örneğin Güneş ışığı bir yaprağa düştüğünde, ışığın fotonları
yaprağın yüzeyindeki pigment moleküllerinin atomlarına çarpmış
olur. Bu çarpmadan doğan etkiyle yaprağın atomlarındaki elektronları
hareket ettirir. Bu çarpma hareketine tepki olarak atomlar
da dışarıya foton gönderirler. Böylece fotonların oluşturduğu
"renk", maddenin atomları arasından gözümüze doğru yola çıkar.
|
Güneşten gelen ışık saniyede 300.000 km gibi müthiş
bir hızla yol alarak dünyaya ulaşır. Işığın bu hızı sayesinde her
an renkli bir dünya ile karşılaşırız. Peki bu kesintisiz görüntü
nasıl gerçekleşir?
Atmosferi geçerek müthiş bir hızla yeryüzüne ulaşan ışık yeryüzündeki
maddelere çarpar. Işık sahip olduğu dalga boyu sayesinde bu hızla
maddelerin atomlarına çarptığında renkleri oluşturacak dalga boylarına
ayrılır. Böylece elinizde tuttuğunuz kitap, kitabın satırları, resimleri,
dışarı baktığınızda gördüğünüz manzara, ağaçlar, binalar, arabalar,
gökyüzü, kuşlar, kediler kısacası gözün gördüğü her şey renklerini
yansıtabilirler.
Bu renklerin yansımasını sağlayan moleküller pigmentlerdir. Yani
her maddenin yansıttığı renk, kendisini oluşturan pigment moleküllerine
bağlıdır. Her pigment molekülünün atom özellikleri farklıdır. Yani
bu moleküllerdeki atomların sayısı, çeşidi ve dizilişleri farklıdır.
Birbirlerinden bu şekilde farklılaşan pigmentlere çarpan ışık, farklı
renk tonlarının yansımasına neden olur. Ama renk kavramının oluşması
için bu da yeterli değildir. Yansıyan ve belli bir renk özelliğini
taşıyan ışığın, algılanması ve görülmesi için kendisini algılayacak
bir göz sistemine ulaşması gerekir.
4- Göze Gelen Işık
Maddelerin yansıttıkları ışınların renk olarak algılanmaları için
göze ulaşmaları gerekir. Gözün varlığı tek başına yeterli değildir.
Işınlar gözden sonra da, gözle uyum içinde çalışan bir beyne ulaşmalıdır.
En yakın örnek olan kendi gözümüzü ve beynimizi düşünelim. İnsan
gözü birçok farklı organel ve bölümden oluşmuş, oldukça karmaşık
bir yapıya sahiptir. Bütün bunların aynı anda ve uyum içinde çalışması
sayesinde görürüz ve renkleri algılarız. Göz, gözyaşı bezleriyle,
korneasıyla, konjonktivasıyla, irisi ve göz bebeği ile, göz merceği
ile, retinasıyla, koroidiyle, göz kasları ve göz kapakları gibi
doku ve organelleriyle benzersiz bir sistemdir. Bunların yanında
beyinle bağlantısını sağlayan muhteşem sinir ağı ve son derece kompleks
olan görme alanıyla bir bütün olarak kesinlikle tesadüfen oluşamayacak
çok özel bir yapıya sahiptir.
Gözü kısaca tanıttıktan sonra görme olayının nasıl gerçekleştiğine
de bir göz atalım. Göze gelen ışık ışınları önce korneadan, sonra
göz bebeğinden, ardından da mercekten geçerek retinaya ulaşırlar.
Rengin algılanması retinadaki koni hücrelerinde başlar. Işığın
belli renklerine yoğun biçimde reaksiyon veren üç ana koni hücre
grubu vardır. Bunlar mavi, yeşil ve kırmızı koniler olarak sınıflandırılırlar.
Koni hücrelerinin reaksiyon verdiği kırmızı, mavi ve yeşil; doğada
bulunan üç ana renktir. İşte bu üç renge hassas olan koni hücrelerinin
farklı oranlarda uyarılmaları sonucunda milyonlarca farklı renk
tonu ortaya çıkar.
Koni hücreleri algıladıkları bu renk bilgilerini, sahip oldukları
pigmentler sayesinde elektrik sinyallerine dönüştürürler.
7 Bu hücrelere bağlı olan sinir hücreleri
de elektrik sinyallerini beyindeki özel bir bölgeye iletirler. İşte
hayatımız boyunca gördüğümüz rengarenk dünyamızın oluştuğu yer beyindeki
bu birkaç santimetreküplük bölgedir.
5- Karanlık Beynimizdeki Renkli Dünya
Renklerin oluşumunun son aşaması beyinde gerçekleşir. Önceki bölümde
belirttiğimiz gibi gözdeki sinir hücreleri elektrik sinyaline dönüştürülen
görüntüleri beyne iletir ve dış dünyada gördüğümüz her şey beyindeki
görme merkezinde algılanır. Ancak bu noktada karşımıza şaşırtıcı
bir gerçek çıkar: Beyin bir et parçasıdır ve içi karanlıktır. İçi
kapkaranlık olan beynimizde cisimlerden gelen elektrik sinyalleri
deşifre edilmekte ve cisimler, cisimlerin renkleri ve diğer bütün
özellikleri algılar şeklinde oluşmaktadır. Burada üzerinde önemle
durulması gereken nokta kuşkusuz ki bir et parçasında bu algılama
işleminin nasıl olup da gerçekleştiği sorusudur.
|
Dış
dünyada gördüğümüz her şey beyinde algılanır. Rengarenk çiçekler,
kuşlar, gökyüzü, dağlar, çevremizdeki insanlar kısacası dünyadaki
her türlü detay bize beynimizde seyrettirilir. Oysa beyin
kapkaranlık bir yerdir. Bu kapkaranlık alanda görmemizi, duymamızı,
dokunmamızı, işitmemizi yani dış dünyayla ilgili detayları
algılamamızı sağlayan, kısacası bize her şeyi seyrettiren
tüm kainatı yaratan Allah'tır. O, her şeye güç yetirendir.
|
Özellikle renklerin algılanmasında pek çok soru işareti
mevcuttur. Elektrik sinyallerinin görme sinirleri yoluyla beyne
nasıl iletildiği ve beyinde ne gibi fizyolojik etkiler yarattığı
sorularına renk bilimciler henüz cevap verememektedirler.
8 Bildikleri sadece renklerin bir gerçeklik
biçiminde algılanmasının içimizde yani beynimizdeki görme merkezinde
olduğudur. 9 (Detaylı
bilgi için bakınız Maddenin Ardındaki Sır bölümü)
Aslında beynin gerçekleştirdiği işlemlerin çok büyük bir çoğunluğu
hala tam olarak aydınlatılamamıştır. Bu konuyla ilgili olarak yapılan
açıklamalar sadece teorilere dayanmaktadır. Oysa beyin, insan ilk
var olduğundan beri bütün fonksiyonlarını aynı bugünkü gibi eksiksiz
bir şekilde yerine getirir. İnsanların yaklaşık bir kilogramlık
ağırlığa sahip, karanlık bir et parçasının içinde renkleriyle, şekilleriyle,
sesleriyle, kokularıyla ve tatlarıyla üç boyutlu bir dünya yaşaması,
Allah'ın kusursuz yaratışı sayesindedir. Her insan doğduğunda bu
benzersiz yaratılış mucizesini hazır olarak bulur. Ne fonksiyonlarının
ortaya çıkmasında, ne bunların sürekliliğinde, ne de başka bir aşamada
insanın hiçbir denetimi söz konusu değildir.
PİGMENTLER
Daha önceki bölümlerde maddelerde bulunan pigment moleküllerinin
farklı atom özellikleri nedeniyle ışıkları farklı şekillerde yansıttıklarından
ve bu sayede renk tonlarının ortaya çıktığından bahsetmiştik. Etrafınıza
yine şöyle bir bakın. Gözünüzün gördüğü alanda ne kadar çok farklı
renk varsa, bu o kadar farklı sayıda pigmentin varlığını gösterir.
Çünkü çevremizde gördüğümüz her şeyin rengi, maddelerin yapısında
bulunan pigmentlere bağlıdır. Bitkilerin yeşil rengi, derinizin
rengi, gözünüzün rengi, hayvanların rengi kısacası tüm renkler hep
pigmentlerin yapısal özelliğinden kaynaklanır.
Pigment Nedir?
Pigmentler hem gözümüzde hem de nesnelerin genellikle dış yüzeylerinde
bulunarak renklerin oluşmasını sağlayan özel moleküllerdir. Pigment
moleküllerinin harekete geçmesi için belirli bir enerji gereklidir.
Elbette ki renklerin oluşmasındaki diğer tüm aşamalarda olduğu gibi,
pigmentlerle ışık arasında da yine kusursuz bir uyum vardır. Çünkü
yeryüzüne ulaşan "görünür ışık", canlılarda renk molekülü
olarak bilinen "pigment" molekülleri için özel olarak
tasarlanmıştır.
Bundan başka insan gözü de buna uygun bir yapıya sahiptir. Gözümüzün
retinasında bulunan koni hücrelerinin de üç ana rengi, yani kırmızı,
yeşil ve maviyi algılamasının nedeni de içlerinde bulunan özel pigment
molekülleridir. Bu pigmentlerin renkli bir dünya görmemiz için gerçekleştirdikleri
en hayati işlem kendilerine gelen ışığın "renk" enerjisini
elektrik sinyaline çevirmeleridir. Yani renk diye bildiğimiz her
şey aslında bu pigmentlerin kendilerine gelen ışığın dalga boyunu
elektrik sinyali olarak beyne iletmeleridir. 10
Görünür ışığın sahip olduğu enerji düzeyi, canlıların derilerinde,
derilerini kaplayan pullarında, tüylerinde veya kürklerinde bulunan
pigment moleküllerini harekete geçirmek için gereken enerji düzeyine
eşittir. Görünür ışığın aralığı içinde olan ve belirli renklere
karşılık gelen dalga boyları bu pigmentleri harekete geçirerek canlıların
renklerini oluştururlar. 11
Çiçeklerin yapraklarındaki
renk çeşitliliğinin nedeni, yapılarında bulunan pigment moleküllerinin
ışığa karşı verdikleri tepkidir.
|
Görüldüğü gibi canlıların hem görme merkezlerinde hem de vücutlarında
bulunan pigmentler, işleyen diğer vücut sistemleriyle birlikte tam
bir uyum halindedirler. Bir canlının görme merkezinde özel bir pigment
molekülünün bulunmaması veya gerektiğinden az bulunması onun çevresindeki
renkleri ayırt edememesine neden olur.
Burada üzerinde durulması gereken nokta bu özel moleküllerin canlıların
derilerinde nasıl oluştuğu sorusunun cevabıdır. Bu sorunun cevabını
da yine sorular sorarak verebiliriz. Canlılar yeryüzüne ulaşan özel
ışık tayfının özelliklerini bilip ona göre özel pigment molekülleri
seçerek mi bu renklere sahip olmuşlardır? Elbette böyle bir tesadüfün
gerçekleşmesi ihtimali sıfırdır. Bu özel moleküller canlıların derilerine
bilinçli bir tasarımla yerleştirilmiştir. Açıktır ki ne canlıların
böyle bir işlemi kendi iradeleriyle gerçekleştirmeleri, ne de kontrolsüz
tesadüflerin böyle bir oluşum meydana getirmesi mümkün değildir.
Çünkü söz konusu uyum ancak her şeyi kontrol altında tutan bir İrade'nin
yaratmasıyla gerçekleşebilecek bir uyumdur. Allah her canlıyı kendine
has çok detaylı özelliklere sahip olarak yaratmıştır. Canlı cansız
her nesne kendi özelliğine uygun pigmentlere sahiptir. Pigmentler
ışığı kendi moleküler yapılarına göre seçici bir şekilde emerler.
Her pigment ışığa karşı aynı tepkiyi vermez. Bundan dolayı da aynı
kimyasal reaksiyonu gerçekleştirmez ve aynı rengi oluşturmaz.
Örnek olarak bitkilerin yeşil görünmelerine neden olan pigment
moleküllerini yani klorofilleri verebiliriz. Bu pigmentler güneşten
gelen belirli dalga boylarını emerler ve yeşil rengi veren dalga
boyundaki ışığı yansıtırlar. Bitkilerdeki pigment molekülleri olan
klorofiller, dalga boylarının özelliği nedeniyle yeşil görünen fotonları
yansıtırlar. Aynı zamanda güneş ışığından aldıkları enerji, bitkilerin
tüm canlıların besin kaynağı olan karbonhidratları üretmelerini
sağlar. 12 Farklı pigment molekülleri
de kendi moleküler özelliklerine göre belirli dalga boylarındaki
renkleri yansıtırlar ve farklı kimyasal reaksiyonlar meydana getirirler.
Doğada oldukça fazla pigment çeşidi vardır. Pigment moleküllerinin
canlılık için özel olarak tasarlanmış olduğunu görmek için sadece
birkaç tane örnek vermek yeterli olacaktır.
Pigment Çeşitlerinden Örnekler: Koruyucu Renk Kaynağı
Melanin
Canlı gözleri gerçekte ışığa karşı son derece hassastır ve olumsuz
yönde çok kolay etkilenebilir. Ama biz gözlerimizde Allah tarafından
özel olarak yaratılmış olan destek sistemler sayesinde güven içinde
güneşe bakabiliriz, etrafımızı rahatlıkla görebiliriz. Bu destek
sistemlerden bir tanesi de gözlerde bulunan pigment molekülleridir.
|
Bitkilerde bulunan klorofil pigmenti diğerlerine baskın
gelir. Bu yüzden bitkiler yeşil görünürler.
 
|
Bilindiği gibi canlı gözlerinin renkleri çeşitlilik gösterir. Bu
rengi sağlayanlar da yine pigmentlerdir. Melanin, gözün içinde bulunan
ve göze rengini veren pigment maddelerinden bir tanesidir. Saçınıza
ve cildinize rengini veren madde de melanindir. Ancak melaninin
görevi sadece renk verici bir madde olması değildir. Araştırmacılar
gözde bulunan melanin maddesinin hem gözün zararlı ışınlardan korunmasında
kullanıldığını, hem de görüş gücünün artırılmasını sağladığını ortaya
çıkarmışlardır. Doğada ışığın oluşturacağı zararlı etkilere karşı
en doğal çözüm olan melanin maddesi, özellikle yüksek enerjili ışıkları,
düşük enerjili ışıktan daha kuvvetli bir şekilde emer. Yani maviden
çok mor ötesini, yeşilden çok maviyi emer. 13
Bu yolla melanin gözün lensini zararlı mor ötesi ışınlara karşı
korumuş olur. Retinanın dokusuna zarar verme ihtimali olan farklı
renkleri filtreleyerek en ideal korumayı sağlar. Ayrıca yaş ilerledikçe
melaninin azalması yaşlılık etkisini de artırmaktadır. Örneğin kırk
yaşında gözdeki pigmentler % 15, altmış yaşında ise % 25 azalır
ve bu durum yaşlılık etkilerinin daha da belirginleşmesine sebep
olur. 14
Bütün bunlardan da anlaşıldığı gibi melanin maddesinin görevlerinin
her biri, bize bu maddedeki özel tasarımı göstermektedir.
Bu mükemmel maddenin nasıl ortaya çıktığı sorusuna verilecek cevap
kuşkusuz ki böyle kusursuz bir yapıya sahip olan çok fonksiyonlu
bu maddenin tesadüfen ortaya çıkmasının imkansız olduğudur. Melanin
maddesi, evrendeki her şey gibi Allah tarafından insanlara fayda
verecek şekilde özel olarak yaratılmış bir maddedir.
CANLI RENKLERİN KAYNAĞI
KAROTENOİDLER
|

Tukanların gagalarındaki canlı renklerin
kaynağı da pigment molekülleridir.
|
Karotenoidler (ve lipokromlar) sarı, kırmızı ve portakal rengini
yansıtan ve bitkiler tarafından sentezlenen pigment molekülleridir.
Hayvanların bu pigmentten faydalanması ise ancak bitkilerle beslenmeleri
yolu ile gerçekleşir.
Zehirli süngerler, deniz laleleri, zehirli deniz hıyarları ve bazı
yumuşakçalar bünyelerinde barındırdıkları karotenoid maddesinin
bir sonucu olarak ya kısmen ya da tamamen sarı, kırmızı veya turuncu
renklere sahiptirler. Bundan başka kelebeklerin kanatlarında ve
kuşların gagalarındaki sarı kısımlarda da karotenoid maddesi mevcuttur.
Bazı böceklerde özel bezler sarı ve kırmızı renk salgılar. Bu bileşikler
genelde mat yeşildir hatta renksizdir, ama zehirli böceklerin kanında
parlak sarı bir renge dönüşür. Bu renkler düşmanlara karşı bir uyarı
niteliği taşımaktadır. Bundan başka karotenoidler, bazı böceklerin
vücutlarında zehirli bileşiklere dönüşürler, böylece hem silah hem
de uyarıcı olarak ikili bir görev yaparlar. 15
Allah'ın yarattığı bu özel sistem sayesinde pek çok canlı yaşamını
rahatlıkla sürdürür.
Buraya kadar doğada var olan pigment çeşitlerinden sadece birkaç
tanesini inceledik. Bu incelemeler ışığında vardığımız sonuç pigmentlerin,
bu pigmentleri oluşturan atomların, oluşan renklerin tümünde kendini
gösteren özel tasarımın varlığı oldu. Bu üstün tasarımın sahibi
tüm alemlerin Rabbi olan Allah, doğada yarattığı benzersiz renk
sanatı ile bize Kendisi'ni tanıtmaktadır.
Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların
kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin?
Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir.
(Hac Suresi, 46)

2. Jillyn
Smith, Sense and Sensebilities, Willey Science Edition, s.60-61
3 F.Press, R. Siever, Earth, New York:W.H.Freeman,
1986, s.4 
4 Ian M.Camplell, Energy and Atmosphere, London:
Wiley, 1977, s.1-2
5 Enyclopedia Britannica, 1994, 15th ed. Cilt.18,
s.203 
6 Michael Denton, Nature's Destiny, s.55 
7 Bilim ve Teknik Dergisi, Sayı: 366, s.81 
8 Bilim ve Teknik Dergisi, Ekim 1986, s.6
9 Bilim Teknik Dergisi, Ekim 1986, s.6-9
10. Franklyn Branley, Color, From Rainbows to Lasers,
Thomas Y. Crowell Comp., New York, s.23-28 
11. Solomon, Berg, Martin, Villie, Biology, Saunders
College Publishing, 1993, s.192-193 
12. Temel Britannica Ansiklopedisi, Cilt 7, s.16

13. http://www.netxpress.com/~ppt/story.htm 
14. http://www.netxpress.com/~ppt/story.htm
15. Marco Ferrari, Colors for Survival, Barnes
and Noble Books, New York, 1992, s.110

RENKLİ
BİR DÜNYA
RENK DEĞİŞTİREBİLEN CANLILAR
KUŞLARDAKİ RENKLER
KELEBEKLER
DENİZ ALTINDAKI RENKLER
BİTKİLERDEKİ RENKLERİN TASARIMI
TASARIM
EVRİMİN AÇIKLAYAMADIĞI BİR KONU:
DOĞADAKİ UYUM VE SİMETRİ
SONUÇ

Bu
site Harun Yahya'nın eserlerinden faydalanılarak hazırlanmıştır.
www.harunyahya.org
|