|

KIŞ GÜVELERİNDEKİ ISITMA SİSTEMİ
DOĞADAKİ MİKROMOTORLAR
AĞAÇ TAŞIDIĞINIZ VİNÇLE YERDEN BEZELYE TOPLAYABİLİR
MİSİNİZ?
DÜNYANIN EN İNCE BESLENME BORUSU
BASINCA DAYANIKLI DOKULARA SAHİP CANLILARDAN ÖRNEKLER
GECKO KERTENKELESI VE MOLEKÜLER ÇEKİM KUVVETİ
CANLILARDAKI MEKANİK SİSTEM TASARIMLARI

Canlıların vücutlarında birçok mekanik tasarım mevcuttur.
Bu bölümde gözle görülmeyecek kadar küçük olan hücreleri hareket
ettiren tüycüklerin detaylı yapısı, narin canlılar olmalarına rağmen
güvelerin öldürücü soğuklarda yaşamalarını sağlayan özel sistemler,
Gecko kertenkelesinin ayaklarındaki düz duvara tırmanmasını sağlayan
kuvvet gibi canlılardaki mekaniğin konusuna giren bazı özellikler
incelenecektir.
Mikro boyuttaki bir tüycüğün ancak birbirine bağlandığında
çalışan içiçe geçmiş parçalarının ya da kış güvelerindeki çok aşamalı
tasarımın incelenmesindeki amaç tesadüflerin böyle kusursuz yapılar
ortaya çıkarmasının mümkün olamayacağını bir kere daha gözler önüne
sermektir.
Canlıların yaşadıkları ortama uyumlu yapıları ve sergiledikleri
akılcı davranışlar, Allah'ın ihtişamlı sanatını bize gösterir. Allah
her türlü yaratmayı bilendir.
KIŞ GÜVELERİNDEKİ ISITMA SİSTEMİ
Orta Asya, Sibirya, Kuzey Avrupa gibi bölgelerde kış
koşulları oldukça ağırdır. Yiyecek kıtlığı ve soğuk hava birçok
canlının ölmesine neden olur. Ancak bazı canlılar bölgedeki çetin
hava koşullarına rağmen yaşamlarını sürdürmeyi başarırlar. Bu canlılar
içinde en şaşırtıcı olanı kuşkusuz ki güvelerdir.
Son derece narin canlılar olan güveler bu zor işi nasıl
başarırlar? Sorunun cevabı bizi bu canlıların bedenlerindeki mükemmel
ısıtma sistemini incelemeye yöneltecektir.
Dayanıklı Kış Güveleri
Güve türlerinin pek çoğu kışın ölür. Buna karşın sert
kış aylarında bile yaşamını sürdüren bazı türler vardır.
Örneğin kukumav güveleri (Noctuidae) ailesinin Cuculiinae
alt grubu içinde yer alan 50 kadar güve türü, kış şartlarında yaşayabilen
türlerdir. Bu nedenle Cuculiinae güveleri "kış güveleri" olarak
da adlandırılırlar.
Kış güveleri hemcinslerinin tam tersi bir yaşamsal döngüye
sahiptir. Bu canlıların tırtılları ilkbahar başlarında ağaçların
tomurcuklarını yiyerek beslenir, yaz boyunca da hareketsiz kalırlar.
Sonbaharın sonunda ya da kış aylarında yetişkin hale gelirler. Soğuk
kış günlerinde beslenir, çiftleşir, doğacak yeni nesil için yumurtalarını
bırakırlar.
Kış güvelerinin bu ilginç yaşam döngülerini inceleyen
bilim adamları hem şaşırtıcı hem de düşündürücü sonuçlarla karşılaşmışlardır.
Öncelikle bu canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri
için uçmaları gerekmektedir. Ancak uçabilmeleri için kanatlarının
bulunduğu göğüs bölgelerindeki sıcaklığın 30oC olması gerekmektedir.
Oysa güvelerin yaşadıkları yerde ısı genellikle 0oC hatta bunun
da altındadır.
Bilim adamları bunun üzerine "kış güvelerinin soğuğa
rağmen yaşamlarını nasıl sürdürebildikleri" sorusunun cevabını aramaya
başlamışlardır. Bu canlılar hareketsiz kaldıklarında nasıl olup
da donmuyorlar? Soğuğa rağmen uçabilmeyi, beslenmeyi, üremeyi nasıl
başarıyorlar?
İşte bütün bunları araştıran bilim adamları kış güvelerinin
mühendislik harikası bir ısınma sistemine sahip olduklarını keşfetmişlerdir.
Son derece hassas bir planlama ve üstün bir tasarım ürünü olan bu
sistem, birbirini tamamlayan kompleks aşamaların biraraya gelmesiyle
oluşmaktadır.
1. Aşama: Titreşen Kanatlarla Isınma
Kış güvelerinin vücutlarındaki ana kaslar kanatlarına
bağlıdır. Uçuş öncesinde güveler bu kaslarını hiç durmadan kasarak
kanatlarını titretirler. Bu işlem böceğin göğüs bölgesinin ısısının
yükselmeye başlamasını sağlar. Güvenin göğüs bölgesinin sıcaklığı
bu titretme tekniği ile 0°C'den 30°C'ye hatta daha yüksek seviyelere
kadar çıkabilmektedir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır: Kas
titretme hareketi sinir sistemine bağlı olarak gerçekleşir. Bu da
güvelerin sinir sisteminin oldukça düşük sıcaklıklarda dahi harekete
geçebilecek kadar üstün özelliklere sahip olması demektir. Güvelerin
başardıkları işin önemini daha iyi anlamak için karlı ve soğuk günlerde
araba motorlarını çalıştırmakta nasıl güçlük çekildiğini düşünmek
yeterli olacaktır.
Kış güveleri hava sıcaklığının 0°C'ye yaklaştığını saptadıkları
anda titremeye başlar. Bazı durumlarda -2°C gibi daha düşük bir
sıcaklıkta titremeyi başlattıkları da olur. Yarım saatten fazla
süren bir kanat hareketi sonunda uçuş için gerekli ısıya ulaşılır.38
Bilim adamları ilk anda güvelerin bu başarısının metabolizmalarından
kaynaklandığını düşünmüşler ve bu konuda araştırmalar yapmışlardır.
Bu amaçla kış güvesinin dinlenme, titreme ve uçuş sırasındaki metabolizma
hızlarını ölçmüşlerdir. Ancak elde edilen veriler benzer ağırlığa
sahip birçok güve türünde ölçülenlerle aşağı yukarı aynı çıkmıştır.
Böylece güvelerin ısınmalarının metabolizma hızlarıyla ilgili olmadığı
anlaşılmıştır. Bu durum önemli bir konuyu ortaya çıkarmıştır: Kış
güvelerinde sadece bu türe özgü bir ısınma sistemi bulunmaktadır.
2. Aşama: Koruyucu Bir Sığınak Bulunuyor
Kış güveleri üzerinde yapılan araştırmaların çıkış noktasını
güvenin bulunduğu ortamdaki nem ve ısı oluşturmuştur. Çünkü kış
güvelerinde donma süreci vücutta oluşan buz kristalleri ile başlar.
Kuru ortamlarda ise güvelerin donma ısısı oldukça aşağılara iner.
Dolayısıyla güvelerin kendilerini buzdan ve ani sıcaklık düşüşlerinden
koruyacak bir sığınağa ihtiyaçları vardır. Güveler bu sığınağı nasıl
bulurlar?
|
 
Yandaki resim bir kış güvesinin kızılaltı kamera ile çekilmiş
fotoğrafından yola çıkılarak çizilmiş. resimde uçuşun hemen
sonrasında böceğin vücudundaki ısının dağılımı görünüyor.
Sarı en yüksek sıcaklığı temsil ediyor. Sonra sırasıyla kırmızı,
pembe, koyu mavi, yeşil, açık mavi ve lacivert geliyor.
|
|
26,6
°C - 30,9°C
24,8 °C- 26,5°C
22,4°C-24,7°C
19,6°C-22,3°C
17,2°C-19,5°C
14,0°C-17,1°C
11,0°C-13,9°C
|
Kış güveleri soğuk havalarda kanatlarını titreştirerek ısınırlar.
Bunun için kanat kaslarını aynı anda kasarlar. Sağdaki resimler,
uçuşa geçmeden önce kanatlarını titreştirmeye başlayan bir
güvenin üzerindeki ısı dağılımını gösteriyor. 1 ve 2 üstten,
3 ve 4 de yandan çekilmiş kızılaltı fotoğrafları temsil ediyor.
|
Dışarıda hava sıcaklığı -30°C civarındayken yeri örten
yaprak tabakasının altındaki sıcaklık -2°C'nin altına düşmez. Kış
güveleri de ısı -2°C'nin altına inmeye başladığında, hava sıcaklığı
yaşamalarına imkan tanıyacak dereceye ulaşana kadar yorgan görevi
yapan yaprakların altına gizlenirler. Bundan sonra güvelerin yaşaması
için vücutlarındaki diğer sistemler devreye girecektir.
3. Aşama: Kış Güvelerindeki Doğal Antifriz Mekanizması
Çoğumuz arabalarda suyun donmaması için kullandığımız
antifrizleri biliriz. Ancak pek az kimse bazı canlıların vücutlarında
da antifriz benzeri kimyasalların bulunduğundan haberdardır.
Bazı canlılar vücutlarındaki alkol kökenli doğal antifrizler
sayesinde dondurucu kış soğuğundan korunurlar. Ne var ki doğal antifrizin
bazı olumsuz yan etkileri vardır. Bu maddelerin en önemli özelliği
zehirleyici olmaları ve uyuşukluk vermeleridir.
Bu nedenle doğal antifrizler canlıların bedenlerinde
gerçekleşen bir dizi biyokimyasal işlem sonunda daha az zehirleyici
kimyasallara çevrilerek kullanılırlar. Ancak bu çok yavaş ilerleyen
bir süreçtir. Özellikle hayvanın vücut sıcaklığı düşükse antifrizin
yol açtığı uyuşukluğun atlatılması daha da uzun zaman alır.
Kış güveleri de antifriz mekanizmasına sahip canlılardandır,
ancak diğer canlılara oranla daha az miktarda antifriz kullanmaktadırlar.
Özel Ayarlanmış Antifriz Miktarı
Güvelerdeki hassas antifriz dengesinin nedeni şudur:
Hava uçuş için gerekli ısıya ulaşır ulaşmaz kış güvesinin hemen
harekete geçmesi gerekmektedir. Halbuki antifrize bulanmış bir canlının
tümüyle etkin hale gelebilmesi için oldukça uzun bir süre beklemesi
gereklidir. İşte bu nedenle güvelerdeki antifriz miktarı diğer canlılara
oranla daha azdır.
Bu miktar öyle bir oranda ayarlanmıştır ki ısı tehlikeli
bir düzeye düştüğünde güveye daha sıcak bir yer bulacak kadar zaman
kazandırır. Notre Dame Üniversitesi'nden John G. Duman, yaptığı
denemelerde, buzsuz bir ortamda çok yavaş soğutulan güvelerde, donma
sınırının -22°C 'ye kadar düştüğünü tespit etmiştir.39
Güvelerdeki bu mükemmel sistem nasıl ortaya çıkmıştır?
Antifrizin formülünü belirleyen kimdir? Antifrizin miktarı nasıl
ayarlanmaktadır? Nasıl olup da istisnasız bütün kış güvelerinde
diğer canlılardan daha az miktarda antifriz bulunmaktadır?
Güvenin karmaşık bir kimyasal olan doğal antifrizin
formülünü bilmesi ve onu tam gerektiği miktarda kendi bedeninde
üretmesi mümkün olamaz. Kimyasalı elde etmek, antifrizin zehir etkisini
ortadan kaldırmak ve daha birçok aşama için ayrı ayrı mühendislik
bilgilerine ihtiyaç vardır.
Kış güvesi bir kimya mühendisi değildir, ancak bütün
bunları rahatlıkla yapar. Üstelik her seferinde, her soğuk havada
bu mekanizmaları devreye sokar. Bunu yaparken herhangi bir yardım
almaz. Herhangi bir kitap okumaz, deney yapmaz. Güve, sadece bunları
bilir ve uygular. Peki güve bu bilgilere nasıl sahip olmuştur?
Güvenin mühendislik bilgilerine kendiliğinden sahip
olduğu gibi bir iddia elbette ki akıl dışı olacaktır. Bir insan
kendiliğinden, durup dururken kimya mühendisi olamaz. Bir güve için
ise bu kesin olarak mümkün değildir.
Böyle karmaşık bir sistemin evrimcilerin ileri sürdükleri
gibi aşama aşama, tesadüflerin etkisiyle ortaya çıkmış olması da
imkansızdır. Bunun pek çok nedeni vardır. Tek bir tanesi üzerinde
düşünmek bile bu iddianın ne derece mantıksız olduğunun anlaşılması
için yeterli olacaktır.
Öncelikle doğal antifrizin formülünde yapılacak bir
hata güve için ölüm demektir. Güvelerin kullandıkları antifrizlerin
belli bir formülü, ayrıca, vücutta bulunması gereken belli bir miktarı
vardır. Dolayısıyla anti frizin üretiminde de özel bir kontrol gerekmektedir.
Güvelerin vücudunda diğer canlılardaki kadar bu maddeden bulunsa,
bu miktar güveler için öldürücü olacaktır. Şuursuz tesadüflerin
ise, değil özel bir işleve sahip bir molekülün formülünü bilip bunu
üretmeleri, bu formülü gerçekleştiren moleküllerden tek bir tanesini
dahi oluşturmaları mümkün değildir. Dahası bu kör tesadüflerin,
mevcut bir molekülün canlının tam ihtiyacı oranında, ne eksik ne
fazla üretilmesini ayarlamaları ihtimal dışıdır.
Güvenin ilk soğuk hava ile karşılaştığında bu maddenin
tesadüfen oluşmasını bekleme durumu yoktur. -200 °C'ye varan soğuklar
bu narin canlıların çok kısa bir sürede ölmesine ve bu türün yok
olmasına neden olacaktır.
Dolayısıyla, ilk ortaya çıkan güvede de bugün yaşayan
güvelerdeki özelliklerin tam olarak var olması zorunludur. Bütün
bunlar güvelerdeki tasarımı şuursuz tesadüflerin değil, kusursuz
bir yaratılış ile Allah'ın var ettiğini açıkça göstermektedir. Allah
Kuran'da şöyle buyurur:
Allah, herşey için bir ölçü kılmıştır. (Talak Suresi,
3)
4. Aşama: Enerji Kullanımının Dengelenmesi
Soğukta zorlanan kış güvelerinin bulundukları ortamda
mümkün olan en sıcak yere sığındıkları düşünülebilir. Fakat bu yanlış
bir varsayım olacaktır. Çünkü güveler saklanacakları yerleri seçerken
de son derece bilinçli bir şekilde hareket ederler. Nitekim yapılan
araştırmalarda bu canlıların fazlasıyla kuytu ve sıcak saklanma
yerlerinden kaçındıkları görülmüştür. Bunun nedeni enerji kullanımlarını
dengeleyebilmektir.
Kış güvesinin dinlenme anında kullandığı enerji miktarı
vücut sıcaklığı ile doğrudan bağlantılıdır. Vücut ısısı ne denli
düşükse, güvenin kullandığı enerji miktarı da o denli az olur. Bu
nedenle güveler en az enerji harcayacak kadar soğuk, ama aynı zamanda
yaşamalarını sağlayacak kadar da sıcak ortamları tercih ederler.
Böylelikle vücutlarındaki enerji kaynaklarını en dengeli biçimde
kullanmış olurlar.
Dinlenme halindeki kış güvelerinde yapılan enerji metabolizması
ölçümleri güvelerdeki bu enerji dengesini açıkça ortaya koymaktadır:
Örneğin 6 gram bitki özsuyu şekeri ile doyurulan bir
kış güvesi, -3°C'lik hava sıcaklığında 193 gün boyunca dinlenme
halinde kalabilmiştir. Sıcaklık üç derece yükseltildiğinde, yani
0°C olduğunda bu yakıt yalnızca 24 gün dayanmaktadır. 10°C'de ise
enerji rezervleri yalnızca 11 gün yeterli olmaktadır.40
Görüldüğü gibi güvelerin yaptıkları tercih yine son
derece isabetli ve akılcıdır. Bu, akılda tutulması gereken önemli
bir noktadır.
5. Aşama: Kış Güvelerine Özel Isı Yalıtım Sistemi
Bilindiği gibi sıcak olan ortamdan soğuk olana doğru
sürekli bir ısı transferi söz konusudur. Bu nedenle kış güvesinin
vücut ısısını yükseltmesi, uçuş için tek başına yeterli değildir.
Çünkü böceğin yüksek vücut sıcaklığıyla, dışarıdaki düşük hava sıcaklığı
arasındaki fark, ısı kaybının hızlanmasına yol açacaktır. Dolayısıyla
kış güvesinin uçabilmesi, dahası yaşayabilmesi için ürettiği ısıyı
koruyabileceği bir yönteme de ihtiyacı vardır. Güvenin bu ihtiyacı
da yine vücudundaki mükemmel bir mühendislik tasarımı ile çözülmüştür.
Kış Güvesi Isıyı Yalıtabilir mi?
Soğumaya karşı en etkin metod yalıtımdır. Özellikle
soğuk iklimlerde binalardaki ısı yalıtımı büyük önem taşır. Binalar
dış cephelerinde, camlarında ve çatılarında ısı kaybını en az düzeye
indirecek teknolojiler kullanılarak inşa edilir. Benzer şekilde,
kış güvelerinde de ısı kaybını azaltan bir yalıtım tertibatı vardır.
Bu mükemmel sistem güvelerin gövdelerini kaplayan yoğun pulumsu
bir tabakadır.
|

|
|
Kış güvesinin işitme organı,
hava odacıklarının içindedir. Bu odacıklar mükemmel ısı yalıtıcıları
olarak işlev görürler. Bu özellikleri nedeniyle odacıkları
çift camlı bir pencereye benzetmek mümkündür. (Yanda) Dış
ortamla iç ortam arasındaki ısı akışını bu odacıklar engeller;
böylece sıcak olan göğüs kısmı ile soğuk olan kuyruk kısmı
arasında bir nevi set oluştururlar.
|
Vermont Üniversitesi'nden zooloji profesörü Bernd Heinrich
yaptığı deneyler sonucunda, pulumsu örtüsü olmayan güvelerin, olanlara
oranla daha hızlı soğuduğunu tespit etmiştir. Prof. Heinrich, bu
örtünün ısıyı ne derece tutabildiğini saptamak için de bir deney
yapmıştır. Deneyde koruyucu örtü ile kaplı olan ve bu örtüsü dökülmüş
olan güveleri, bir rüzgar tünelinde çeşitli rüzgar hızlarına tabi
tutmuştur. Bu şekilde güvelerin vücutlarının soğuma hızlarını ölçmüştür.
Sonuçta saniyede 7 metrelik bir hava hızında -ki bu kabaca güvenin
uçuş sırasındaki hızına eşittir- koruyucu tabakası olmayan güvelerin
diğerlerinden 2 kat hızlı bir şekilde soğuduklarını görmüştür.41
Sonuç olarak bu tabaka güveler için önemli bir donanımdır;
fakat yine de gereksinimlerini karşılamak için tam olarak yeterli
değildir. Zira kış güveleri nem bulunan ortamlarda ancak -2°C'ye
kadar yaşayabilmektedirler. Bu, onların standart donma noktasıdır.
Ancak daha önce de belirtildiği gibi yaşadıkları bölgede ısı -20°C
ve daha altına da düşebilmektedir. Böylesine bir soğukta pulumsu
tabakanın koruyucu fonksiyonu elbette yeterli olmamaktadır. Bu durumda
güvenin yeni bir sisteme daha ihtiyacı vardır.
Bu bilgilerden yola çıkan bilim adamları kış güvelerinin
ısınma sistemlerini daha da detaylı olarak araştırmaya başlamışlardır.
Isı Sistemindeki Kusursuz Tasarıma Bir Delil Daha
Uçuş sırasında hava sıcaklığının sıfırın altında olduğu
düşünülürse, kış güvesinin aşması gereken bir problem daha bulunmaktadır.
Güve, göğüs bölgesinin sıcaklığını korumak için kanatlarını titreştirecektir.
Ancak açığa çıkan ısı bir yandan kaybolacağı için güve bir türlü
gereken sıcaklığa ulaşamayacaktır. Bu durumda güve titreşme için
bütün enerjisini tüketecek, sonunda da ölecektir. Ancak olması muhtemel
bu durumun aksine kış güvesi yaşamını sürdürür çünkü vücudundaki
sistemler her problemin üstesinden gelecek mükemmellikte bir tasarıma
sahiptir.
Isının göğüs dışındaki daha soğuk vücut bölgelerine
yayılmasını önleyen bu sistem, güvenin göğüs sıcaklığını korumada,
ideal bir yalıtım aracı gibi görev yapmaktadır.
Massachusetts, ABD Silahlı Kuvvetleri Çevres_dogadaki_muhendislikel
Tıp Araştırmaları Enstitüsü'nde görevli George R. Silver konuyla
ilgili bir dizi çalışma yapmıştır.
Silver, kızılaltı kameralarla bu böceklerin çeşitli
fotoğraflarını çekmiş ve yaydıkları ısı miktarlarını gözlemlemiştir.
resimler ısınma, uçuş ve uçuş-sonrası soğuma sırasında kış güvelerinin
bacaklarının, kanatlarının ve karın bölgelerinin çok az ısındığını
ya da hiç ısınmadığını göstermiştir.
George Silver'ın araştırmaları kış güvelerindeki bir
başka yaratılış mucizesini gün ışığına çıkarmıştır: Güvelerdeki
bu mekanizma, baş ve karın bölgesine ısı akışını geciktiren, aynı
zamanda bacaklarla kanatlar gibi uç bölgelere ısı transferini tümüyle
engelleyen bir yalıtım sistemidir. Isının göğüs dışındaki daha soğuk
vücut bölgelerine yayılmasını önleyen bu tasarım sayesinde güve,
kendisi için hayati önemi olan göğüs sıcaklığını muhafaza etmektedir.
Ancak burada önemli bir soru akla gelecektir. Titreşme
sonucunda uçuşa geçen bir kış güvesinin karın sıcaklığı ortalama
2°C'lik bir artış gösterir; aynı zamanda göğüs sıcaklığındaki artış
ise 35°C'yi bulur.
Peki bu yalıtım sistemi, birbirinden bir ya da iki milimetre
uzaklıktaki karın ve göğüs bölgeleri arasındaki 30°C'yi aşan bu
sıcaklık farkını nasıl koruyabilmektedir?
Bu sorunun yanıtı da güvenin dolaşım sistemindeki hayranlık
uyandıran başka bir tasarımda gizlidir.
Kış Güvelerinin Farklı Vücut Yapıları
Kan, tüm güvelerde tek bir damarda, karından göğüse,
buradan da başa doğru akar ve bu sırada ısınır. Dönüşte ise doku
içinden süzülür. Bununla birlikte kış güvesinin anatomileri diğerlerinden,
örneğin yaz güvelerinden farklıdır. Kış güvesinin soğuk havalarda
yaşamasını sağlayan da işte bu tasarım farklılığıdır.
Kış güvesinin kuyruğu boyunca ilerleyen damar, dolaşım
sisteminin kalp ve aort kısmını oluşturur. Kuyruğun üst tarafında
uzanan bu bölüm, karın bölgesine yaklaşınca 90 derece bükülerek
aşağı doğru yönelir. Daha sonra göğüs ile karnın birleştiği yerin
altından bu bölgeye giriş yapar. Dolaşım sisteminin buraya kadar
olan bölümünde akan kan soğuktur.
Damar karın bölgesine girdiğinde, buradaki kasların
kasılmaları kanın ısınmasını sağlar. Artık karından gelen ve göğüse
doğru uzanan damarın içindeki kan ısınmıştır. Karın ile göğsün birleştiği
tarafta damar yaklaşık olarak V biçimindedir. Bu V'nin sol kolundaki
kan soğuk, sağ kolundaki kan ise sıcaktır.
Normal şartlar altında, yukarı çıkan sağ koldaki sıcak
kanın ısısının soğuk kanın dolaştığı kuyruk kısmına geçmesi gerekir.
Ancak kış güvesi, işitme organı sayesinde ölümüne neden olacak böyle
bir durumu asla yaşamaz.
Güvenin işitme organı, damarın V biçimini aldığı kıvrımın
tam ortasında yer alır. Bu organ ısı sistemindeki üstün tasarım
örneklerinden biridir.
Hayvanın işitme organı, hava odacıklarının içindedir.
Bu odacıklar mükemmel ısı yalıtıcıları olarak işlev görürler. Bu
özellikleri nedeniyle odacıkları çift camlı bir pencereye benzetmek
mümkündür. Dış ortamla iç ortam arasındaki ısı akışını bu odacıklar
engeller; böylece sıcak olan göğüs kısmı ile soğuk olan kuyruk kısmı
arasında bir nevi set oluştururlar.
Sonuçta kuyruk kısmı, karın bölgesinin ısısını alamaz.
Ayrıca kulaktaki hava odacıklarının yanında, sistem ek yalıtım sağlayan
hava kesecikleriyle de desteklenmiştir.
Buraya kadar anlattıklarımız güvelerdeki ısıtma sisteminin
sadece bir bölümüdür. Ancak bu özellikler bile evrim teorisinin
"tesadüf" açıklamalarına çok açık bir darbe indirmektedir. Kusursuz
bir mühendislik ile çok detaylı olarak tasarlanmış olan bu sistem
son derece komplekstir. Aşama aşama işleyen bu sistemin oluşumu
rastgele mutasyonlarla, kendiliğinden oluşum gibi hayali iddialarla
açıklanamaz. Bu sistemin çalışması için eksiksiz olarak bütün detaylarıyla
birlikte var olması gerekmektedir.
Güvenin işitme organının tam yerinde olması ve bir set
oluşturması gerekmektedir ki güvelerdeki ısı yalıtımı tam olarak
sağlansın ve gerekli bölgeler ısınsın. Antifriz tam gereken miktarda
ve özelliklerde olmalıdır ki güve harekete geçecek vakti kazansın.
Güvelerin sinir sistemleri ve kasları aynı anda hareket etmelidir
ki güveler titreşen kanatlarıyla ısınabilsinler.
Bütün bunlar rastlantılarla açıklanması kesinlikle mümkün
olmayan sistemlerdir. Güvelerdeki mühendislik tasarımları Allah'ın
canlıları ne denli kusursuz bir yaratılışla yarattığını gösteren
sayısız delilden yalnızca bir tanesidir.
Bu delilleri gören insan düşünmeli ve Allah'tan başka
ilah olmadığına bir kere daha kanaat getirerek yaşamını Allah'ı
hoşnut edecek şekilde sürdürmelidir. Allah'ın gücünün sınırsızlığı
ve şanının yüceliği ayetlerde şöyle bildirilmektedir:
Göklerde ve yerde bulunanlar O'nundur; hepsi O'na
'gönülden boyun eğmiş' bulunuyorlar. Yaratmayı başlatan, sonra onu
iade edecek olan O'dur; bu O'na göre pek kolaydır. Göklerde ve yerde
en yüce misal O'nundur. O, güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet
sahibidir. (Rum Suresi, 26-27)
Güvedeki "Karşıt Akışlı Isı Değiştiricileri"
Kış güvelerindeki dolaşım sistemini incelemeye devam
ettiğimizde daha başka şaşırtıcı mühendislik tasarımları karşımıza
çıkar. Bu böceklerde kuyruk ucundan başlayan ve hava keseciğinin
hemen altına kadar uzanan damar bölümünde akan kan soğuktur. Damarın
hava keseciğinin hemen altında bulunan kısmı V'nin alt ucunu oluşturur.
Damar burada özel bir dokunun içinden geçer. Bu dokuda da damardaki
gibi bir kan akışı mevcuttur. Ancak damardaki kan soğuk iken, dokudaki
kan göğüs kısmından gelen sıcak kandır.
Bu durumda teorik olarak sıcak kandan, soğuk kana doğru
ikinci bir ısı transferinin olması beklenebilir. Böyle bir ısı transferinde
ise göğüsteki ısı, dolaşım sistemi yoluyla kuyruk kısmına yayılacak
ve güve ne kadar titreşirse titreşsin asla uçuş için gerekli ısıya
ulaşamayacaktır. Ayrıca hava keseciklerinin ısı yalıtma özelliği
de hiçbir işe yaramayacaktır.
Ancak bütün bu olumsuzlukların hiçbiri gerçekleşmez.
Çünkü kış güvelerinin yaşamı için gerekli ısı ihtiyaçlarının tümü
biyolojik bir mühendislik harikası ile düzenlenmiştir. İşte bu düzenlemeyi
sağlayan sisteme "karşıt akışlı ısı değiştiricisi" adı verilir.
Karşıt-akışlı bir ısı değiştiricisinde, birbirine bitişik
olan farklı kanallardaki iki sıvı (veya gaz) birbirlerine karşıt
yönlerde akarlar. Bir kanaldaki akışkan diğer kanaldakinden daha
sıcaksa, ısı, sıcak akışkandan soğuk olana geçer.
Güvede de iki tane ısı değiştiricisi bulunur. Bunlardan
ilki "karınsal ısı değiştiricisi"dir. Bu ısı değiştiricisi adından
da anlaşılacağı üzere karında, hava keseciğinin hemen altında yer
alır. Karınsal ısı değiştiricisinde, damardaki soğuk kan ile dokudaki
sıcak kan birbirlerine zıt yönlerde akar.
Soğuk kan karından göğüse doğru akarken, aynı ortamda
sıcak kan göğüsten karın bölgesine doğru akar. Bu akış yönü, ısının
dokudan damara, oradan da göğüse geçmesine neden olur. Böylece göğüsten
salınan ısı, göğüse giren soğuk kana yüklenir. Bu sayede göğüsteki
ısının karna geçmesi kesin bir şekilde engellenmiş olur.
Karından çıkan kan damarı ise göğüs bölümüne girer.
Burada "göğüs ısı değiştiricisi" adını alan ikinci bir ısı değiştiricisi
bulunur. Damar, karnın altından göğüse girer. Hemen sonra göğsün
üst tarafına yani sırta doğru tırmanır. Burada keskin bir U dönüşü
yaparak yeniden göğsün altına doğru döner. Damarın buradaki şekli,
kolları birbirine bitişik "n" harfine benzetilebilir. Damardaki
bu kıvrımın olduğu kısım göğüs ısı değiştiricisini oluşturur. Damarın
kıvrımını oluşturan kolları birbirine çok yakın olduğundan, iki
kol arasındaki ısı farkı minimuma indirilmiştir. Böylelikle kış
güvesinin göğüs kısmındaki ısı mükemmel bir biçimde sabitlenmiş
olur.
Kış Güvelerindeki Damar Sistemi
Göğüs ısı değiştiricisinin önemini anlamak için, kış
güvesindeki damar sistemini, sıcak ortamlarda yaşayan sfenks güvelerindeki
ile kıyaslamak yerinde olacaktır.
Sfenks güveleri kış güvelerine nazaran oldukça büyük
gövdelidir ve özellikle tropikal bölgelerde yaşarlar. Bu böceklerde
göğüs ısı değiştiricisi yerine "soğutma halkası" adı verilen bir
sistem vardır. Sfenks güvesinde, n'ye benzeyen damar kıvrımı yerine
R'ye benzeyen bir kıvrım bulunur. Yan sayfadaki şekilden de anlaşılacağı
gibi sfenks güvesindeki damar kıvrımının sol tarafı kış güvesininkinden
daha uzundur. Bu durum kıvrımın sol kolu ile sağ kolu arasında bir
ısı farkının oluşmasına neden olur. Zaten bu nedenle sfenks güvesinin
dolaşım sisteminin bu kısmına "soğutma halkası" adı verilmiştir.
Sfenks güveleri ile dev ipek güveleri kış güvelerinden
60 kat daha büyük bir kütleye sahiptir. Bu nedenle çok daha kolay
ısındıkları düşünülebilir. Ancak beklenenin aksine bu güveler fazla
ısıyı önce kafaya ve karın bölgesine sonra da bu bölgelerden havaya
verirler. Diğer bir deyişle, kış güvelerindeki ısıtıcı mekanizmaya
karşılık sfenks güvelerinde soğutucu bir sistem vardır. Eğer kış
güveleri sfenks güvelerindeki gibi bir dolaşım sistemine sahip olsalar
asla yaşayamazlardı. Bu iki güve türü arasındaki bedensel farklılık,
Arabistan ve Sibirya koşulları için üretilen klimalardaki mühendislik
ve tasarım farklılığına benzetilebilir.
Kış güvelerindekine benzer bir anatomiye sahip diğer
bir tür de çadırlı tırtıl güveleridir. Bunların göğüs bölümlerindeki
damar kıvrımı da kış güvesinde olduğu gibi "n" biçimindedir; ancak
aşağı inen kol yukarı çıkan kola bitişik değildir. Bu ufak fark
çadırlı tırtıl güvesinin ısı tutabilme yeteneğini etkiler ve sadece
sıcak havalarda uçabilmesine imkan tanır.
Görüldüğü gibi her iki canlının bedeninde de aynı sistem
olmasına rağmen küçük bir fark önemli değişikliklere neden olmaktadır.
Her iki canlı da yaşadıkları bölgeye en uygun tasarımlara sahiptirler.
Bu durum evrimcilerin "tesadüfen oluşum iddialarını" çok açık bir
şekilde yalanlamaktadır.
Evrimcilere göre tesadüfen oluşan gelişimler ile canlılar
bu özelliklerini kazanmışlar ve bir canlı başka bir canlıya dönüşmüştür.
Buraya kadar verilen güvelere ait özelliklerden tek bir tanesi bile
bu iddianın ne derece akıl ve mantık dışı olduğunun anlaşılması
için yeterlidir.
Hiçbir tesadüf bir güvenin damar kıvrımlarının nasıl
bir şekle sahip olacağını belirleyemez. Üstelik bu tesadüf şimdiye
kadar var olan bütün kış güvelerinde aynı şekilde var olmalıdır.
Bu da konunun evrimcilerin iddialarının geçersizliğini ortaya koyan
başka bir yönüdür.
Karşılaştığı problemleri analiz eden, bunlara çözümler
üreten, geliştirdiği sistemlere göre kendi anatomisini düzenleyen,
güvenin kendisi de olamaz. Üstelik buraya kadar verilen bilgilerde
de görüldüğü gibi güvelerdeki tasarımda muhtemel bütün olasılıklar
düşünülerek bir sistem oluşturulmuştur.
Hiç kuşkusuz tüm canlılar gibi güveyi de yaratan ve
ihtiyacı olan sistemleri ona veren üstün bir Yaratıcı vardır. Bu
Yaratıcı tüm alemlerin Rabbi olan Allah'tır.
Allah bir böceğin bedeninde yarattığı benzersiz mühendislik
tasarımları ile sanatının sınırsızlığını bize tanıtmaktadır. Allah,
Kaf Suresi'ndeki ayetlerde yarattıkları üzerinde düşünülmesini şöyle
emretmektedir:
Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl
bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiç bir çatlağı yok. Yeri
de (nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda
'göz alıcı ve iç açıcı' her çiftten (nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar,)
'İçten Allah'a yönelen' her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz'
ve bir zikirdir. (Kaf Suresi, 6-8)
Unutmayın ki düşünmek, her insanın kendisine fayda getirir.
Bu gibi örnekler üzerinde düşünen insan Allah'ın yüceliğini ve sınırsız
gücünü daha iyi kavrar.
DOĞADAKİ MİKROMOTORLAR
Vücudumuzdaki bazı hücreler, tüycüğü 42
andıran yapılara sahiptirler. Tüycüklerin tek
görevi hücreyi hareket ettirmektir. Örneğin erkek üreme hücreleri
olan spermler bir tüycük olan kamçılarını yüzmek için kullanırlar.
Tüycükler bazen de solunum hücrelerinde olduğu gibi başka bir şeyi
hareket ettirmeye yararlar. Örneğin solunum hücrelerinin her biri
yüzden fazla tüycüğe sahiptir. Bu tüycüklerin sürekli hareket ettirilmesiyle
birlikte solunum yollarında biriken mukus sıvısı yukarı doğru itilmiş
olur. Böylece solunum yollarından içeri kaçan küçük parçacıkların,
mukus yoluyla dışarı atılması sağlanır.
Tüycükler mikroskobiktir, ancak oldukça kompleks bir
yapıları vardır.
Bir tüycük diklemesine kesildiğinde ve elektron mikroskobu
altında incelendiğinde çubuk şeklindeki dokuz ayrı yapıdan oluştuğu
görülecektir. "Mikrotüp" olarak adlandırılan bu çubuklar iç içe
geçmiş iki ayrı halkadan oluşurlar. Halkalardan birincisi 13 ayrı
telden oluşur. İkinci halkayı oluşturan tellerin sayısı ise 10'dur.
Mikrotüpleri oluşturan ana madde "tübilin" denen proteinlerdir.
Ayrıca mikrotübün "dinein" isimli bir proteine sahip dış kol ve
iç kol denen iki uzantısı da vardır. Dinein proteininin görevi ise
hücreler arasında motor görevi yapmak ve mekanik bir güç oluşturmaktır.
Tüycüklerin tek hedefi hücreleri ya da maddeleri hareket
ettirmektir. Bu hedefin gerçekleştirilebilmesi için çok detaylı
bir tasarım oluşturulmuştur. Burada kısaca anlatılan bu mükemmel
yapının "hiçlik" olarak nitelendirebileceğimiz kadar küçük bir hücrenin
içinde tasarlanmış olması elbette üzerinde düşünülmesi gereken bir
durumdur.
Buraya kadar anlatılanlar mikroskobik tüycüklerden tek
bir tanesini oluşturan parçalardaki tasarımın çok kısa ve basit
bir özetidir. Bu durumda akla hemen bu tasarımın nasıl ortaya çıktığı
sorusu gelecektir. Tüycüklerin yapısındaki akıl ve kusursuz planlama
bize çok açık bir yaratılış mucizesi ile karşı karşıya olduğumuzu
göstermektedir.
Gözle görülemeyecek kadar küçük bir cisimdeki bu detaylı
sanat sonsuz ilim sahibi olan Allah'ın yaratmasıdır. Bir ayette
şöyle buyrulmaktadır:
Göklerin ve yerin mülkü O'nundur; çocuk edinmemiştir.
O'na mülkünde ortak yoktur, herşeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş,
belli bir ölçüyle takdir etmiştir. (Furkan Suresi, 2)
İlerleyen sayfalarda tüycüklerdeki yapı daha da detaylandırılarak
ele alınacaktır. Amaç, Allah'ın kusursuz yaratışının delillerini
gözler önüne sermek ve Rabbimizin şanının yüceliğinin, O'ndan başka
ilah olmadığının bir kere daha anlaşılmasına vesile olmaktır.
Tübilin Moleküllerindeki Tasarım
Tüycükleri oluşturan dokuz ayrı çubuğun (mikrotüplerin)
yapısı son derece sistemlidir. Daha önce mikrotüplerin tübilin proteinlerinden
oluştuğunu belirtmiştik. İşte tübilin proteinini oluşturan moleküller,
silindirik tuğlalar şeklindedirler ve üst üste dizilerek bir araya
gelmişlerdir. Ancak herkes bilir ki, silindir şeklindeki cisimler
eğer birbirlerine bağlanmazlarsa, üstüste yığıldıklarında en ufak
bir etki ile bile yıkılabilirler.
Eğer tübilin molekülünün bir tarafı ikinci bir tübilin
molekülünün arka tarafını tamamlayacak bir yüzeye sahip olmasaydı,
böyle bir yıkıma maruz kalabilirlerdi. Ancak böyle bir durum hiçbir
zaman gerçekleşmez, çünkü tübilin molekülleri konserve kutularına
benzeyen bir yapıya sahiptirler.
Bilindiği gibi konserve kutusunun alt kısmı içeriye
doğru hafifçe girintilidir. Kutunun öteki tarafı ise buraya oturabilecek
bir formdadır. Bu nedenle kutular rahatlıkla üst üste durabilir.
Dahası, kutulardan birine hafifçe çarpsanız bile diğerleri yıkılmazlar.
|

|
|
Mikrotübün hareketi, mikrotübü
oluşturan moleküller arasındaki bağlayıcı proteinlerle sağlanır.
Hareketi sağlayan ana unsur, esnek neksin proteinidir. Dinein
proteini moleküller üzerinde kayınca bu, bükülme hareketine
dönüşecektir.
|
Ne var ki, kutuların doğru bir tasarıma sahip olmaları
da tek başına yeterli değildir. Eğer kutular aynı yüzleri üst üste
gelecek şekilde dizilmişlerse, yine karşılaşacakları küçük bir darbe
ile dağılacaklardır. Görüldüğü gibi kutuların doğru olarak dizilmesi
de ayrı bir planlamayı gerektirmektedir.
Tübilin moleküllerinin birbirine tutunması konserve
kutularının üst üste oturmasından çok daha karmaşık bir olaydır.
Tutunma olayının gerçekleşebilmesi için bir protein molekülünün
bir başka protein molekülüne bağlanması gereklidir. Ancak hücrede
birbirinden farklı binlerce protein vardır ve tübilin moleküllerinin
doğru moleküllerle bağlantı halinde olması şarttır. Eğer tübilin
molekülleri sırf kendilerine daha yakın olduğu için herhangi bir
proteinle bağ kurmuş olsalardı, bugün tüycük adını verdiğimiz yapılar
asla var olmazlardı.
|

En üstteki resimde mikrotüplerin tamamı görülüyor. Alttaki
resimlerde ise dinein ve neksin proteinlerinin hareketinin
mikrotüplerde nasıl bükülme hareketine dönüştüğü gösterilmektedir.
Bu bükülme hareketinde dinein ve neksin proteinleri farklı
görevler üstlenirler. Dinein, motor görevi yaparken, neksin,
yapıyı ayakta tutan destekleyici bir etki yapar. Eğer neksin
ve dinein birbirini tamamlayıcı bu özelliklerinden yoksun
olsalardı tüycükler hareket edemez hale gelirdi.
|
Tübilin moleküllerinin tasarımını incelemeye devam ettikçe
giderek karmaşıklaşan bir yapı ile karşılaşırız.
Bu molekülde 10 tane kısa, iğneye benzer çıkıntı bulunmaktadır.
Alt tarafta bu çıkıntıların içine tam olarak oturan 10 girinti mevcuttur.
Çünkü tüm çıkıntılardan sadece birindeki farklılık tübilinin gerekli
bağlantıyı kurmasını engelleyecektir. Bu durum çok kesin ve net
bir şekilde her bir tübilin molekülünün, biri diğerine uygun olacak
şekilde yaratıldığını kanıtlamaktadır.
Tüycüğün Hareketini Sağlayan Bağlantılar
Hücre incelendiğinde, tıpkı tübilin molekülleri gibi
birbirlerine tutunan mikrotüplere de rastlanacaktır. Ancak mikrotüpler
arasındaki bağlantı tübilinlerinki gibi birbirlerine tutunma şeklinde
değildir. Mikrotüpler ancak başka proteinlerin yardımı sayesinde
birbirlerine tutunabilirler. Bu durumun son derece önemli bir nedeni
vardır.
Mikrotüplerin hücrede çok fazla görevi vardır ve bu
görevlerin pek çoğu da ancak mikrotüpler tek başlarına olduğunda
yerine getirilebilmektedir. Ne var ki tüycüklerin hareketi gibi
diğer bazı işler için de birbirine bağlantılı mikrotüpler lazımdır.
İşte bu nedenle mikrotüplerin her an değil de gerekli durumlarda,
belirli proteinlerle birbirlerine bağlanıyor olmaları son derece
önemli bir ayrıntıdır.
Eğer mikrotüplerin de tübilinler gibi kendi kendilerine
bağlanma özelliği olsaydı, mikrotüpler sürekli olarak biraraya gelecek
ve hücrede üstlendikleri birçok görevi yapamayacaklardı. İşte bu
nedenle mikrotüpler arasında özel bağlayıcılar yaratılmıştır. Bu
bağlayıcılardan birisi neksin adlı bir proteindir. Neksin, birbirine
yapışık iki halkadan oluşan bir mikrotübü bitişiğindeki başka bir
mikrotübe bağlar.
Ayrıca her mikrotüpte, dinein proteininden oluşan iki
ayrı uzantı bulunur. Bunların birisine "dış kol", diğerine de "iç
kol" denir. Dinein proteinleri neksinden farklıdır. Bunların görevi
bir tür motor görevi yaparak hücrede mekanik bir güç oluşturmaktır.
Bu nedenle neksin ve dinein mikrotüpler arasında bağlantı oluşturmalarına
karşın farklı görevler üstlenmişlerdir. (Tüycükte neksin ve dineinden
başka bağlayıcılar da vardır.) Eğer neksin ve dinein proteinleri
birbirini tamamlayıcı bu özelliklerinden yoksun olsalardı tüycükler
bu hareketi yapamazlardı.
Mikroskobik Boyutlarda Bir Motor
Bu birbirine bağlı yapıyı daha da detaylandıran ve kompleksleştiren
bir detay daha vardır. Tüycüklerin hareketini sağlayan ve bir motoru
andıran yapı, ait oldukları hücrenin içinde değil de tüycüklerin
kendi içlerinde yer alır. Bu motor yapıdaki unsurlardan birinin
-örneğin dinein proteininin- eksikliği halinde tüycük hiçbir şekilde
hareket edemez.
Bilim adamları tüycükteki motor yapıyı daha anlaşılır
hale getirebilmek için bir model oluşturmuşlardır. Bu modeli başlangıçta
yaptığımız konserve kutuları örneklemesinin devamı olarak şöyle
tarif edebiliriz:
|
BAKTERİ
KAMÇISI EVRİMCİLERİ YALANLIYOR!
Bakteriler; tek hücreli
mikroorganizmalardır ve evrimciler tarafından "en ilkel canlı"lardan
sayılırlar. Oysa bakterilerin, hareket etmelerini sağlayan
bir iç motorları ve bu motora bağlı olarak hareket eden kamçıyı
andırır bir uzantıları bulunmaktadır. Evrimcilerin ilkel canlı
olarak nitelendirdikleri bir bakterinin hareketini sağlayan
bu mekanizma bile 240 ayrı çeşit proteinden meydana gelmektedir.
Bu proteinlerin her birinin tıpkı otomobildeki alternatör,
regülatör ya da akü gibi birer işlevi vardır. Kimi kamçıyı
harekete geçiren motorun açılıp kapanmasını sağlayan sinyaller
yollar, kimi kamçıya hareket imkanı sağlayan mafsalları oluşturur,
kimi de kırbaç üzerindeki zara esneklik özelliği verir.
Peki, kamçıyı oluşturan
proteinlerden bir teki eksik olsaydı ne olurdu?
Şüphesiz, kamçıyı oluşturan
proteinlerden bir tanesi bile oluşmasa ya da kusurlu olsa,
kamçı çalışmaz dolayısıyla bakteriye de hiçbir faydası olmazdı.
O halde bakteri kamçısının, var olduğu ilk andan itibaren
eksiksiz olarak işlemesi şarttır. Bu gerçek karşısında evrim
teorisinin "kademe kademe gelişim" iddiasının geçersizliği
bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

Bakteriler yeryüzündeki canlı ve cansız varlıkların içinde
çok çok küçük sayılabilecek detaylardan yalnızca biridir.
Ancak sahip oldukları detaylı tasarımla çok açık bir şekilde
yaratılışı kanıtlamaktadırlar. Allah yarattığı büyük küçük
bütün varlıklarda bize benzersiz sanatını tanıtmaktadır.
|
Üst üste sıralanmış iki konserve sütunu, gevşek tellerle
birbirine bağlıdır. Bir konserve kutusuna küçük bir motor ve yandaki
konserve sütununa da bir motor kolu bağlanmıştır. Motor çalıştığında,
motor kolu aşağı kayarak bağlı olduğu sütunu aşağı iter. Sütunlar
birbirlerinin içinden geçerler. Bu arada gevşek teller gerilmeye
başlar. Motor kolu karşı sütunu ittikçe, telin meydana getirdiği
gerginlik her iki sütunun da belli bir yere kadar eğilmesine neden
olmaktadır. Ayrılma hareketi eğilme hareketine dönüşmüştür.
Şimdi de bu benzetmeyi basitçe biyokimyasal olaylarla
ifade edelim:
Karşı sütunu harekete geçiren, iki mikrotüp arasındaki
dinein proteininin kollarıdır. Bu hareket için ATP olarak adlandırılan
biyolojik enerji kullanılır. Bu gerçekleştiğinde iki mikrotüp beraberce
hareketlenmeye başlarlar. Eğer "aradaki gevşek tel" olarak modellenen
neksin olmasaydı her iki sütun harekete devam ederlerdi ve birbirlerinden
ayrılırlardı. Ancak, neksin proteininin karşılıklı bağları komşu
mikrotübün, diğerinden kısa bir mesafeden fazla uzaklaşmasını engeller.
Esnek neksin bağlayıcıları son sınıra dek uzandıklarında, dinein
proteininin daha fazla hareketi neksin bağlayıcılarının mikrotüpden
çekilmelerine neden olur. Dinein hareketine devam ettikçe gerilim
artar. Mikrotüpler esnek oldukları için dinein proteininin karşı
sütunda neden olduğu kayma hareketi zamanla bükülme hareketine dönüşmüş
olur.
Tüycüklerdeki Mekanik Sistem Tesadüfen Oluşamaz
Buraya kadar anlatılanlardan da anlaşıldığı gibi tüycüklerde
tamamen birbirine bağlı işleyen mekanik bir sistem tasarlanmıştır.
Mekanik sistemleri tasarlamak sanıldığı kadar kolay değildir. Çünkü
kurulacak sistemdeki tüm elemanların sayısı tam gerektiği kadar
olmalı, hepsinin bütün özellikleri tam olmalıdır. En ufak bir eksiklik,
sonucu olumsuz yönde etkileyebilir.
Bunu görmek için kardeşinizin ya da çocuğunuzun hareket
eden oyuncaklarından en basitini alın ve şöyle bir göz atın. Hareket
etmelerini sağlayan parçalardan tek bir tanesi olmasa elinizdeki
oyuncak çalışmayacaktır. Ya da kapı kollarını düşünün. Bağlantı
elemanlarından bir tanesi eksik olsa kapı kolu hiçbir işe yaramayan
metal parçaları haline gelecektir.
Şimdi de tüycükteki hareketi sağlamak için lazım olan
parçaları hatırlayalım:
1. Mikrotüpler: Tüycüklerin
ana yapısını oluşturan unsurlardır. Varlıkları, bir inşaatın bina
olarak kabul edilmesi için gerekli olan duvarların varlığı kadar
şarttır. Eğer mikrotüpler olmasaydı motor kolunun üzerinde kayabileceği
hiçbir parça olmayacaktı.
2. Motor: Tüycüklerin,
dolayısıyla mikrotüplerin hareket edebilmeleri için mutlaka olmalıdır.
3. Bağlayıcılar: Komşu
sütunları hareketlendirebilmek için bağlayıcılara ihtiyaç vardır.
Ayrışma hareketini bükülme hareketine dönüştürür ve yapının yıkılıp
dağılmasını engellerler.
Hareket sisteminin başarılı olarak çalışması için elemanların
yapısal özellikleri de son derece önemlidir. Bu özelliklerdeki bir
fazlalık veya eksiklik sistemi başarısız kılabilir. Sözgelimi iki
sütunu bağlayan tel, üzerindeki gerilimi kaldıramayacak kadar zayıf
olsaydı, motorun ilk hareketinde kopar, bu da her iki sütunun dağılıp
gitmesine neden olurdu. Ancak böyle olmaz, tel tam gereken özelliklerdedir,
proteinler de ve diğer bütün parçalar da…
Bütün bunlar tüycüklerin yapısındaki mükemmelliği ve
kompleksliği göstermek için yeterlidir. Ancak bunun daha iyi kavranması
için bu konudan haberdar olan her insanın kendi kendine sorması
gereken sorular vardır:
Mikroskobik bir alana yerleştirilmiş olan bu mekanizmalar
nasıl oluşmuştur? Tüycükleri oluşturan moleküller bu özellikleri
nasıl kazanmışlardır? Tüycük, içindeki bağımsız motor sistemi nasıl
ortaya çıkmıştır? Tüycükler evrimcilerin iddia ettikleri gibi, bazı
rastlantılar sonucu aşama aşama meydana gelebilir mi?
Hücrelerdeki tüycüklerin tesadüfen bu yapıyı oluşturamayacakları
akıl sahibi her insanın takdir edebileceği bir gerçektir. Bu durumu
şöyle maddelemek de mümkündür:
1. Mikrotüplere bağlanan proteinlerin mutlaka o tür
proteinler olması şarttır. Herhangi bir protein hücrenin şeklini
etkileyecektir. Bu durum gelişigüzel yerleştirilmiş kabloların,
binayı destekleyen kirişlerin konumlarını tamamen bozmasına benzetilebilir.
Tüycüğün hareketli olabilmesi için mutlaka belli proteinler kullanılmalıdır.
Tesadüfen oluşum gibi bir ihtimal sadece bu madde ile bile ortadan
kalkmaktadır.
2. Tüycük mutlaka hücrenin yüzeyinde oluşmalıdır. Hücrenin
içinde oluşması durumunda hareketli olduğu için hücreye zarar verecek
hatta yok edecektir. Bu da yine planlı bir tasarımı gerektirir ve
tesadüf iddiasını saf dışı bırakır.
3. Tüycükleri oluşturan proteinleri yani tübilin, dinein,
neksin ve diğer bağlantılı proteinleri bir hücreye monte ettiğinizde,
bunlar birdenbire hareket eden tüycüklere dönüşmezler. Bir hücrenin
tüycüklere sahip olabilmesi için çok daha fazlası gerekmektedir.
Detaylı bir biyokimyasal analiz yapıldığında, hücredeki bir tüycükte
200'den daha fazla protein bulunduğu görülecektir.
Bunlar tüycüğün çalışmasını sağlayan karmaşık sistemdeki
detaylardan sadece birkaç tanesidir. Sistemdeki herhangi bir eksiklik
veya hata durumunda, tüycük hücre içerisinde başka bir yapıya bağlanabilir
veya tüycüğün esnekliği farklılaşabilir ya da kuyruğun hareket süres_dogadaki_muhendisliki
değişebilir veya tüycüğe ait zarın niteliği değişime uğrayabilir.
Tüm bunlar hücre için hayati özelliklerdir. Dolayısıyla sistemde
en ufak bir hataya yer yoktur.
200'den fazla proteinin birleşerek bu özellikleri tam
olarak sağlayabilmesi için tam olmaları gereken yerde ve tam olmaları
gereken sırada ortaya çıkmış olması şarttır. Bu durum, "zaman içinde
oluşum" gibi evrimci senaryoların anlamsızlığını açıkça ortaya koymaktadır.
Bununla birlikte, tüycükleri oluşturan yapının bir anda yaratıldığını
da göstermektedir.
İçinde pek çok elektrik ve mekanik aksamın bulunduğu
bir hırdavatçı düşünün. Raftaki dişlilerin yuvarlanarak mile takılması,
kenardaki bobin tellerinin motorun içinde sarım haline gelmesi,
elektrik anahtarı ve kablolarının kendiliğinden motorun güç kaynağını
oluşturması mümkün olabilir mi? Şüphesiz böyle bir senaryonun saçma
olduğunu anlamak için elektrik veya makine mühendisi olmak şart
değildir. Tıpkı, tüycükteki hareket sisteminin tesadüfen oluşamayacağını
anlamak için biyokimyacı olmanın şart olmadığı gibi.
Hücreleri hareket ettiren bu tüycüklerdeki tasarım evrimcilerin
iddialarının mantıksızlığını açıkça ortaya koyan örneklerden biridir.
Mikrotüpler, tüycükten ayrı olarak hücrenin bünyesinde
de bulunurlar. Hücrenin içindeki ana işlevleri, hücrenin şeklini
belirlemek için yapısal olarak destek vermektir. Ayrıca tüycükteki
motor proteinleri olarak adlandırdığımız proteinler hücre içinde
başka fonksiyonlara da sahiptir. Örneğin motor proteinleri, bir
hücrenin içinde çeşitli parçacıkların taşınması için mikrotüpler
boyunca seyahat ederler. Hücre içinde bir noktadan diğerine gitmek
için mikrotüpleri otoyollar şeklinde kullanırlar.
Tüycükteki özel yapının her detayı ayrı bir mühendislik
ürünüdür ve tüycükleri tasarlayanın varlığını kanıtlar, aklını ve
ilmini bize tanıtır. Tüycüklerde tecelli eden bu üstün ve benzersiz
akıl yüce Allah'a aittir. Allah her varlığı mükemmel ve benzersiz
bir tasarımla yaratmıştır. Bunlar üzerinde düşünmek insanın Allah'ın
yüceliğini kavramasında önemli bir vesile olacaktır. Bir ayette
şöyle buyrulmaktadır:
De ki: "O, her şeyin Rabbi iken, ben Allah'tan
başka bir Rab mi arayayım? Hiç bir nefis, kendisinden başkasının
aleyhine (günah) kazanmaz. Günahkar olan bir başkasının günah yükünü
taşımaz. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. O, size hakkında anlaşmazlığa
düştüğünüz şeyleri haber verecektir." (Enam Suresi, 164)
AĞAÇ TAŞIDIĞINIZ VİNÇLE YERDEN BEZELYE TOPLAYABİLİR
MİSİNİZ?
Fillerin hortumu çok fazla işleve sahiptir. Fil, bir
yandan hortumu ile söktüğü büyük bir ağacın gövdesini taşıyabilirken,
öte yandan bir bezelye tanesini yerden alıp ağzına atabilir. Ayrıca
yıkanmak ya da su içmek için 4 litre suyu hortumunda taşıyabilir
ve suyu bir fıskiye gibi havaya püskürtebilir. Yerine göre bir haberleşme
aracı gibi kullanarak sürüsünü toplayabilir veya onları kaçmaları
için uyarabilir. 50 bin adet kasla çevrili bu organ mükemmel tasarımı
sayesinde çok fazla incelik ve hassasiyet gerektiren işlemleri yapabilme
kabiliyetine de sahiptir.
Bilgisayar ve elektronik teknolojisi günümüzde büyük
ilerlemeler kaydetmiştir. Buna karşın; bir filin hortumunda olduğu
gibi hem bir vinç kadar güçlü hem de bezelyeyi tutabilecek kadar
hassas işleri aynı anda yapabilen makineler ya da robotlar henüz
üretilememiştir.
Görüldüğü gibi filin hortumu özel mühendislik tasarımına
sahip bir organdır. Her özelliğiyle Allah'ın yaratma sanatındaki
kusursuzluğu ve örneksizliği bizlere gösterir.

Fillerin hortumu vinç kadar güçlüdür. Bir ağacı yerinden söküp
taşıyabilir. Öte yandan yerden bir bezelye tanesini almak
ya da bir tutam ot koparmak gibi hassasiyet gerektiren işleri
de yapabilir. Hortumu oluşturan kasların sayısı 50.000 adet
değil de daha az olsaydı, böyle kullanışlı olamazdı. Filin
kaslarının sayısını, yerlerini, güçlerini belirleyen Alemlerin
Rabbi Yüce Allah'tır.
|
DÜNYANIN EN İNCE BESLENME BORUSU
Bir sivrisineğin çok çabuk kan emebilmesi hayati bir
öneme sahiptir. Bunun için de sivrisineğin kan emme sistemi, kanın
yapısı ile % 100 uyumlu olmalıdır.
Kanın akışkanlığı, çoğu sıvıdan farklı olarak içinde
aktığı tüpün çapına bağlı olarak değişir. Büyük çaplı tüplerde alyuvarlar
kan sıvısı içinde rastgele dağılarak rahatça hareket edebilirler.
Ama milimetrenin onda birinden küçük çaptaki tüplerde kanın akışkanlığı
düşmeye başlar. Çünkü bu çaptaki borularda kan hücreleri yassılaşarak
tüpün merkezinde yoğunlaşırlar. Milimetrenin "yüzde birinden küçük"
çaplı borularda ise kanın akışkanlığı en az miktarda gerçekleşir.
Çünkü kan hücres_dogadaki_muhendislikinin çapı borununkine yaklaşmıştır
ve kan emmek, bir kamışla bezelyeleri emmek kadar zorlaşmıştır.
İşte bu noktada kan emerek beslenen canlıları incelediğimizde
şaşırtıcı bir uyumla karşılaşırız. Sivrisineklerin ve diğer kanla
beslenen canlıların emme borularının çapı milimetrenin yüzde birinin
altına düşmez.43 Bu sayede bu
canlılar kan emerken hiçbir zorluk çekmezler.
Bu konuda istisna olmaması ve aynı mükemmelliğin kan
ile beslenen bütün canlılarda olması dikkat çekicidir. Tüm böcekler
kan hücrelerinin çapını ölçmüş ve ona göre bir boru dizayn etmiş
olabilirler mi? Yoksa çeşitli denemelerde bulunmuş ve bu denemeler
sonucunda kan hücrelerinin geçebileceği kadar geniş ama aynı zamanda
da hücrelerin hareket kabiliyetlerini kısıtlamayacak kadar küçük
bir boru tespit etmiş olabilirler mi? Eğer böyle ise ilk başta hata
yapmış olanlar, soylarını yok olmaktan kurtaracak bu tecrübeyi sonraki
nesillere aktarmayı nasıl başarmış olabilirler?
Elbette bunlar gerçekleşmesi kesinlikle mümkün olmayan
ihtimallerdir. Öncelikle bir böceğin başka bir canlının vücut yapısından,
bu canlının damarlarında kanın dolaştığından, bu kanın içinde çeşitli
hücrelerin bulunduğundan, bu hücrelerin kanın akışkanlığını etkilediklerinden
haberdar olması gibi bir durum söz konusu değildir.
Bir kitapta ya da dergide sivrisineklerin vücut yapılarının
tam kan emmeye uygun niteliklerde olduğuna dair bir haber okuduğunda
normal akla sahip bir insanın aklına asla böyle ihtimaller gelmeyecektir.
Bunu böceğin bir gün kendi kendine keşfettiğini de düşünmeyecektir.
Çünkü bu uyumun tesadüfen oluşamayacağı akıl sahibi her insanın
takdir edebileceği kadar açıktır.
Kaldı ki sivrisineğin kan emebilmesi için, kan hücrelerinin
geçebileceği büyüklükte bir borusunun olması da tek başına yeterli
değildir. Her şeyden önce kanı boru içinde hareket ettirecek bir
kuvvete, dolayısıyla bu kuvveti ortaya çıkaracak bir sisteme de
ihtiyaç vardır. Sivrisineklerin kafalarının içinde kaslar ve bu
kaslar kasıldığında genişleyen boşluklar vardır. Kaslar kasılır
ve genişleme ile birlikte basınçta düşme gerçekleşir. Bunun sonucu
olarak kan beslenme borusunun içinde yukarı doğru akar.
Sivrisineklerdeki bu mükemmel mekanizmaların nasıl ortaya
çıktığı sorusunun tek bir açıklaması vardır: Bu canlıları yaratan
Allah'tır. Kan hücres_dogadaki_muhendisliki de, içinden geçeceği
boru da kendilerine sahip oldukları özellikleri veren bir güç tarafından
yaratılmıştır. O güç her şeyi bilen ve kusursuzca yaratan Allah'tır.
BASINCA DAYANIKLI DOKULARA SAHİP CANLILARDAN ÖRNEKLER
Bilimsel
adı Rhodinius prolikxius olan "katil böcek" isimli bir başka kan
emicinin, çok mükemmel bir pompalama mekanizması vardır. Bu böceğin
başının içi hemen hemen tümüyle boşluklar ve kaslarla kaplı olacak
şekilde dizayn edilmiştir. Bu tasarım sayesinde böcek, emme borusunun
iki ucu arasında basınç farkı yaratabilir. Kan da bu basınç farkı
nedeniyle böceğin borusu içinde saniyede 5 metrelik bir hızla yükselmeye
başlar.
Bu oldukça hızlı bir yükselmedir ve normal şartlar altında
geçtiği yerlerde tahribat yaratması gerekir. Ne var ki bu yüksek
akış hızına rağmen böceğin ne borusunda ne de başka herhangi bir
dokusunda tahribat ya da çatlama olmaz. Çünkü kanın geçiş yaptığı
tüm dokular kanın bu hız ve basıncına dayanabilecek yapıdadır. Böcek
bu sistem sayesinde 15 dakikada 300 mikrolitre kanı emebilir. Bu,
bir insanın aynı süre içinde 200 kilo su içmesine denk bir miktardır.
44
Katil böceklerdekine benzer bir sistem sivrisineklerde
de mevcuttur. Sivrisineklerin vücutları kan emerken çok fazla genişleyebilir.
Örneğin 4 mikrolitre kan içen bir sivrisinek vücut hacminin çok
üstünde bir kan emmiştir. Peki sivrisineğin aşırı kan emmesi sonucu
patlayarak ölmesini engelleyen nedir?
Diğer kan emicilerde olduğu gibi sivrisineklerin sindirim
sistemleri de özel bir tasarıma sahiptir. Sivrisineklerin ne zaman
kan emip ne zaman duracaklarını söyleyen gerginlik algılayıcıları
vardır. Bunlar sinir sistemine bağlı olarak çalışır.
 |
|
Su seviyesi kontrolü
yapan bir alıcının elektronik devres_dogadaki_muhendislikinin
şeması. Şema, çok sayıdaki elektronik parçanın nerelerde kullanılacakları
ve birbirlerine nasıl bağlanacakları hakkında bilgileri içeriyor.
Alıcı, bu şemaya ancak % 100 uyularak imal edildiğinde çalışabilir.
Eğer tek bir parçayı çıkarır veya bağlantısını değiştirirseniz
cihazı çalıştıramazsınız. İşte sivrisineğin gerginlik algılayıcıları
ile emme sistemindeki en ufak bir eksiklik de sistemi tamamen
işe yaramaz hale getirebilir. Bu, sivrisineklerin birbirini
takip eden aşamalı gelişimlerle bugünkü hallerine gelmiş olamayacaklarını
ortaya koyar. Allah gerek sivrisinekleri gerekse diğer tüm
canlıları bir kerede bugünkü özellikleriyle birlikte mükemmel
olarak yaratmıştır.
|
 |
Sivrisinek ve katil böcekteki bu sistemlerin
benzerlerini insanlar da su depolama tesislerinde kullanırlar. Pompalarla
emilen sular depolara aktarılır. Depolarda su seviye kontrolü yapan
özel algılayıcılar bulunur. Depodaki su en üst seviyeye geldiğinde
pompa otomatik olarak durur.
Şimdi her iki sistemi de kabaca bir kıyaslayalım: Su
motorlarının ağırlığı çoğu zaman onlarca kilo veya daha fazladır.
Üstelik son derece gürültülü çalışır ve fazlasıyla da enerjiye ihtiyaç
duyarlar. Zaman içerisinde boru ile olan bağlantıları, contaları
aşınır ve su kaçırmaya başlarlar. Paslanma gibi nedenlerle bakıma
ihtiyaç duyarlar.
Sivrisineğin kafasının içindeki emme sistemi ise 1mm3'ten
daha küçüktür. Çalışırken hiç ses çıkarmaz ve sivrisinek yaşamı
boyunca pompasına bir kere bile bakım yapmak zorunda kalmaz. Zamanla
borusundan ya da pompasından herhangi bir sızma olması da söz konusu
değildir.
Kuşkusuz ki ne sivrisinekler de ne de diğer böcekler
sahip oldukları bu mükemmel sistemleri kendi kendilerine yapamazlar.
Bütün bunlar özel bir tasarımın ürünüdür. İnsanların ürettikleri
sistemlerden çok daha üstün özelliklere sahip olan bu sistemlerin
tesadüfen oluşması da kesinlikle imkansızdır. Çünkü gerek sivrisineğin
gerekse katil böceğin emme ve depolama sistemleri en ince detaylarına
kadar teknik bir bütündür. Sistemdeki tek bir hata ya da parçalardaki
tek bir eksiklik bu canlıların hayatına mal olabilir. İşte bu nedenlerden
dolayı bu canlıların evrim teorisinin iddia ettiği gibi bir dizi
tesadüf sonucu bu özellikleri kazanmış olması imkansızdır.
Yeryüzündeki canlı cansız bütün varlıkları, herşeyin
sahibi olan, herşeye gücü yeten ve bütün canlıların ihtiyaçlarını
gideren Allah yaratmıştır. Allah üstün kudret sahibi olandır, O'ndan
başka bir Yaratıcı yoktur. Rabbimiz bir ayette şöyle buyurmaktadır:
Bu, Allah'ın yaratmasıdır. Şu halde, O'nun dışında
olanların yarattıklarını bana gösterin. Hayır, zulmedenler, açıkça
bir sapıklık içindedirler. (Lokman Suresi, 11)
GECKO KERTENKELESİ VE MOLEKÜLER ÇEKİM KUVVETİ
Gecko tropik bölgelerde yaşayan küçük ve zararsız bir
tür kertenkeledir. Gecko kertenkeleleri kendilerini diğer sürüngenlerden
ayrıcalıklı kılan bir özelliğe sahiptirler. Duvarda, hatta tavanda
düz bir yolda yürüyormuşçasına rahat hareket edebilir; tek ayakları
üzerinde tepetaklak durumda asılı durabilirler. Cilalı dikey bir
düzlemde bile başaşağı konumda koşturabilirler.45
Peki Geckonun ayaklarının zemini bu derece sıkı kavramasına
imkan sağlayan ve bu sürüngenin şaşırtıcı hareketlerine olanak veren
sistem nedir?
İlk akla gelen, Geckonun yapışkan bir madde salgılayarak
tavana tutunması ihtimalidir. Ancak bu mümkün değildir, çünkü hayvanın
herhangi bir yapıştırıcı üretecek salgı bezi yoktur. Ayrıca böyle
bir sistem belki Geckoyu tavana yapıştıracaktır ama hareket etmesine
imkan tanımayacaktır.
Hayvandaki üstün kavrama yeteneğinin vantuz benzeri
bir yapıdan kaynaklandığı da düşünülebilir. Fakat böyle bir akıl
yürütme de doğru olmayacaktır. Zira Geckonun ayakları havası alınmış
bir ortamda da kusursuz iş görür. Zaten havasız ortamda bir pompa
zemine de yapışamaz.
Elektrostatik çekim de söz konusu değildir. Yapılan
deneylerde, elektron iyonu yüklenmiş havada bile ayakların işlevini
yerine getirdiği gözlenmiştir. Eğer elektrostatik çekim kullanılsaydı,
havaya yüklenen iyonların çekim kuvvetini etkileyip Geckonun tutunmasını
engellemesi gerekirdi.
Araştırmalar Geckonun ayaklarındaki mekanizmanın üstün
bir mühendislik örneği olduğunu ortaya çıkarmıştır. Gerçekten de
bu sürüngenin ayak yapısı tırmanmak için tasarlanmıştır.
Portland'taki Lewis & Clark Lisesi'nden çevre fizyoloğu
Kellar Autumn ve California Berkeley Üniversitesi'nden bio-mühendis
Robert Full tarafından kurulan ve Massatchusetts IS Robotics tarafından
desteklenen bir ekip Geckonun nasıl tırmandığını mikroskobik açılardan
incelemişlerdir.46
Elde edilen sonuç bizlere bilimin gelişmesi sayesinde
açığa çıkan bir yaratılış harikası ile karşı karşıya olduğumuzu
göstermiştir. Geckonun ayaklarında, belki de sadece nükleer fizikçilerin
haberdar olabilecekleri bir kuvvet mevcuttur.
Binlerce Mikro Tüyden Oluşan Özel Ayaklar
Geckonun parmak uçları, tıpkı bir kitaptaki sayfalar
gibi ince doku yaprakları ile kaplıdır. Her bir yaprak da, "setae"
adı verilen özel bir doku ile kaplıdır. Bu dokuda tüy benzeri uzantılar
yer alır ve bu uzantıların uçları da yüzlerce mikroskobik uca ayrılmaktadır.
İğne başı kadar bir alanda ortalama 5000 mikro tüy vardır.
Bu da hayvanın her ayağında yaklaşık yarım milyon tüyün bulunması
anlamına gelmektedir. Araştırma derinleştirildikçe karşılaşılan
mükemmellikler de artmaktadır.
Her bir tüy kendi içinde sayıları 400 ile 1000 arasında
değişen tüyümsü uzantılardan oluşmaktadır. Bundan başka dikkat çeken
bir unsur da tüylerin hayvanın topuklarına bakacak biçimde yerleştirilmiş
olmasıdır. Her bir ucun kalınlığı milimetrenin beş binde biri kadardır.
Geckonun ayağındaki milyonlarca mikroskobik uç, değdikleri yüzeydeki
atomların çekim kuvvetini kullanarak o yüzeye bir tutkal gibi yapışır.
Gecko
adım atarken ayak tabanını yüzeye bastırır ve hafifçe geriye çeker.
Böylece tüylerin zemine maksimum düzeyde temas etmesini sağlar.
Diğer bir ifadeyle, tüyler yüzeydeki çıplak gözle görünmeyen mikroskobik
girinti ve çıkıntılara sıkıca tutunurlar. Böylece, ayak ile yüzey
arasında moleküler düzeyde zayıf bir çekim kuvveti oluşur. Bu çekim
kuvveti kuantum fiziğinde "Van Der Waals kuvveti" olarak adlandırılmaktadır.47
Van der Waals kuvveti sizin eliniz ve duvar arasında
da vardır ama çok zayıftır. Atomik seviyede bakacak olursak elinizin
yüzeyi dağlarla kaplı gibidir ve sadece en tepedeki atomlar duvarla
temas ederler. Ancak Geckonun ayağındaki binlerce spatula ucu tıpkı
bir tutkal gibi duvara yapışır.
Eğer Geckonun parmakları gerçek yapışkanla kaplı olsaydı
(veya bir zamanlar bilim adamlarının sandığı gibi vantuzlarla) Geckonun
her ayağını kaldırdığında bu yapışkanlığı kırmak için çok fazla
enerji harcaması gerekirdi. Ancak araştırmaları yürüten ekibin bulgularına
göre, Geckonun duvara değdiği açıyı değiştirmesi ayağını çekmesi
için yeterli olmaktadır.48
Ayaktaki tüycüklerin konumu ve sıklıkları Van der Waals
kuvvetini ortaya çıkarır. İşte bu kuvvet, yerçekiminin Gecko üstündeki
gücüne baskın çıkar. Hayvan, ayağını kaldırmak istediğinde de ayak
tabanını ileri doğru büker ve moleküler çekim kuvvetinin üstünde
bir güç harcayarak tabanını kaldırır.49
Hayvanın ayak tabanlarındaki tüylerin sayısının ve açısının
ne kadar hassas mühendislik hesaplarına dayandığı ortadadır. Tüylerin
yoğunluğu daha fazla olsaydı hayvan duvara yapışıp kalacak, daha
az olsaydı duvara tutunamayarak düşecekti. Aynı durum tüylerin farklı
açılarda yerleşmiş olması durumunda da geçerli olacaktı.
Ancak böyle bir şey olmaz. Van der Vaals çekim kuvvetinin
doğmasına neden olan tüycüklerin sıklık miktarı tam gerektiği kadardır.
Milimetrekareye 2 milyon değil de 2 bin tüy düşen bir
Gecko düşünün. Bu hayvanın ayağında yeterli oranda Van der Waals
çekim kuvveti oluşmayacak ve hayvan tavanda yürümeye çalışırken
baş aşağı düşecektir. Bu durumda tüycüklü yapının varlığı hiçbir
işe yaramayacaktır.
Geckonun Ayaklarındaki Koordinasyon
Bütün bunların yanısıra Gecko kertenkelesinin dört ayağının
mükemmel bir koordinasyon içinde olması da gerekir. Ancak bu sayede
kertenkele her yüzeyde ilerleyebilir, rahatlıkla duvarlara tırmanabilir,
düşmeden tavanlarda gezebilir.
Geckonun ayaklarının işleyiş biçimi, üzerinde düşünüldüğünde
insanı hayrete düşüren bir konudur. Örnek olarak tavanda hızla yürümesini
ele alalım. Hayvan bu esnada dört ayağıyla birbirinden farklı hareketleri
eş zamanlı ve hatasız olarak yapmakta; böylece ayakları birbirine
dolaşmadan yol alabilmektedir.
Ellerimizden biriyle bir ayağımızın senkronize olarak
zıt hareketler yapmasının ne kadar güç olduğunu göz önünde bulundurursak,
Geckonun dört ayağıyla yaptığı hareketin zorluğu da daha iyi anlaşılacaktır.
Yapılan araştırmaların açığa çıkardığı bu gerçekler
her yönden oldukça şaşırtıcıdır. Öncelikle Geckonun Van der Waals
adlı bu kuvvetten ve ne işe yaradığından haberdar olması gerekmektedir.
Ancak bu kuvvetten pek çok üniversite mezunu kişi bile haberdar
değildir. İnsanların bile bilmediği bu bilgilere Gecko nasıl sahip
olmuştur?
Öncelikle Geckonun tüylü bir yapının tam ihtiyacı olan
kuvveti oluşturacağını tahmin etmesi gerekmektedir. Bir kertenkelenin
tüycükleri keşfetmesi, bunların sayısını ve açılarını hem ağırlığını
taşıyacak hem de hızlı hareket etmesini engellemeyecek kadar hassas
bir şekilde hesaplaması mümkün müdür? Elbette ki ideal sayıdaki
tüycükleri oluşturması, ideal bir açı ve düzende ayak tabanına yerleştirmesi
Geckonun yeteneği ile ortaya çıkmış olamaz.
Bunların yanısıra Geckonun dört ayağını mükemmel koordine
edecek iskelet, sinir ve kas sistemlerine de ihtiyacı vardır. Bir
kertenkelenin tüm bunların tasarımını yapması ve bedeninde bunları
kendiliğinden var etmesi elbette mümkün değildir.
İnsanlar atomun yapısını ve özelliklerini çok yakın
bir zamanda -son yüzyılda- keşfetmişlerdir. Gecko ise bir sürüngen
türüdür. Elbette ki atomu ve onun çekim gücünü bilmesi düşünülemez.
Akıl ve sağduyu sahibi her insan bunların kendiliğinden
olamayacağını ve hepsinin özel bir tasarımın eseri olduğunu bilir.
Üstelik şimdiye kadar yaşamış olan bütün Geckolar bu özelliklere
sahiptirler. Bütün bunlar Geckoları bir anda, tüm bu özellikleriyle
birlikte Allah'ın yarattığını bize gösterir.
Bütün canlıları çeşitli özelliklerle yaratan Allah'tır.
Hem bedenleri hem de davranışları, bu canlıları Allah'ın var ettiğini
açıkça ortaya koyar. Düşünen insanlar için, Gecko kertenkelesindeki
mühendislik tasarımı Allah'ın sonsuz ilminin ve kusursuz yaratışının
delillerinden biridir. Bir ayette tüm canlıları yaratanın Allah
olduğu şöyle bildirilmektedir:
Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan
kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte,
kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır.
Hiç şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir. (Nur Suresi, 45)
CANLILARDA MEKANİK
SİSTEM TASARIMLARI
Çoğu zaman tasarımcılar için, harekete dayalı sistemlerin
tasarımı, durağan yapılı sistemlerin tasarımından daha zordur. Sözgelimi
bir matkabı tasarlarken karşılaşılan problemler bir sürahiyi tasarlarken
karşılaşılan problemlerden daha çoktur. Çünkü ilkinde fonksiyon
ilk planda iken, ikincisinde şekil ön plandadır. Ve fonksiyon ağırlıklı
tasarımlar daha karmaşıktır. Tasarımdaki her parça amaca hizmet
etmelidir ve hepsinin bir görevi olmalıdır. Bir tek parçanın eksikliğinde
veya tasarım bozukluğunda sistem işlemez.
Böyle bir hatayı taşıyan tasarımlar başarısızlığa
mahkumdur. Nitekim insanların yaptığı mekanik sistemlerdeki hatalar
sanılandan çok daha fazladır. Bunların bir çoğu deneme yanılma yöntemine
göre tasarlanmıştır. Hatalar, ürünün piyasaya çıkmadan önce yapılan
modellerinde giderilmeye çalışılmıştır. Ancak bu da kullanıma sunulan
ürünlerde hata olmasını engelleyememiştir.
Oysa aynı şeyi doğadaki mekanik sistem tasarımları
için söylemek imkansızdır. Tüm canlılardaki mekanik tasarımlar mükemmeldir.
Ve bu mükemmel tasarım tek bir seferde hatasız olarak ortaya çıkmıştır.
Çünkü Allah, tüm bunları kusursuz bir biçimde yaratmıştır. Şimdi
Allah'ın bu üstün yaratışına örnek oluşturan bazı canlıları inceleyelim.
Ağaçkakanların Mükemmel Vuruşları
Ağaçkakanlar, ağaç kabuğuna yaptıkları vuruşlarla kabuğu
koparır sonra da ortaya çıkan böcekleri ve kabuğun altına saklanmış
yumurtaları yiyerek beslenir. Bu kuşlar, yuvalarını sağlam, canlı
ağaçlara oyarlar. Bu oyukları açarken de bir marangoz kadar maharetlidirler.
Büyük noktalı ağaçkakan türü saniyede dokuz-on vuruş
yapar, daha küçük boyutlu ağaçkakanlarda ise bu sayı on beş-yirmiye
kadar çıkar. En usta ağaçkakan türlerinden biri de Yeşil Ağaçkakandır.
Yeşil Ağaçkakan ağaçları oyarken, gagası saatte yüz
kilometreden daha büyük bir hızla çalışır. Fakat kiraz büyüklüğündeki
beyni bu sarsıntılardan etkilenmez. İki vuruşu arasındaki zaman
farkı, saniyenin binde birinden azdır. Ağaçkakanın sırrı, boyun
kaslarındadır. Vurmaya başlayınca, baş ve gaga tam bir doğru üzerine
gelirler. En küçük bir sapma, beyinde yırtılma yapabilir.
Bu denli hızlı bir vuruşun betona kafa atmaktan bir
farkı yoktur. Kuşun beyninin hiçbir hasara uğramaması ise ancak
olağanüstü bir tasarımla mümkündür. Kuşların büyük çoğunluğunda
kafatası kemikleri birbirine yapışıktır. Gaga ise çenenin hareketiyle
açılır. Oysa ağaçkakanlarda gaga ve kafatası, vuruş sırasında oluşan
şoku emen süngerimsi bir madde ile birbirinden ayrılmıştır. Bu esnek
madde, otomobil amortisörlerindekinden çok daha iyidir. Bu üstünlüğü,
çok kısa aralıklarla oluşan şokları da emebilmesinden ileri gelir.
Bu madde her vuruşta oluşan şoku emip bir sonraki şoku karşılayacak
duruma gelebilir. Üstelik bunu saniyede onu aşan vuruşun yapıldığı
şartlarda başarır. Bu madde modern teknolojinin geliştirdiği tüm
benzerlerinden üstündür. Ağaçkakanın kafatası ve üst gagasının olağan
dışı bir yöntemle bağlanmış olması, her vuruşta beyninin bulunduğu
bölümün gagadan uzaklaşmasını, böylece şok emici ikinci bir mekanizma
oluşmasını sağlar. 50
Pirelerdeki İdeal Tasarım
Pireler, birkaç milimetrelik boylarına
rağmen oldukça yükseğe sıçrayabilecek bir tasarımla yaratılmışlardır.
|
Bir pire kendi vücut yüksekliğinin 100 katından fazla
yükseğe sıçrayabilir. Sizin aynı performansı gösterebilmek için
200 m. yükseğe sıçramanız gerekecekti. Dahası pire sıçrayışlarını
78 saat ardı arkası kesilmeden sürdürebilir. Pire genellikle beşinci
sıçrayıştan sonra bacakları üstüne düşmez, sırtı üstüne veya başı
üstüne düşer. Ne var ki bu düşüş onu sersemletmez bile. Pirenin
yaralanmamasının nedeni ise vücudundaki tasarımda saklıdır.

Pire kadar ilginç bir başka
canlı ise, pirenin üzerinde yaşayan minik böceklerdir. Bu
mikroskobik canlılılar, pirenin sırhı andıran kabugunun içinde
barınırlar. 51
|
Böceğin iskeleti vücudunun içinde değildir. İskelet,
vücudu saran yumuşak kitin tabakasına tutturulmuş, sklerotin adı
verilen sert bir karışımdan oluşur. Sklerotin tüm vücudu sarar.
Bu dış iskelet birbirine karşı sınırlı ölçüde hareket edebilen çok
sayıdaki zırh plakasından oluşur. İşte bu mükemmel tasarım, sıçrayış
sonrası karşılaşılan şokları emer ve etkisiz hale getirir.
Öte yandan pirelerin kan damarları yoktur. Vücudun
iç kısmı tümüyle, berrak akıcı bir kanın içinde yüzer. Bütün iç
organlar bu halleriyle adeta yumuşak yastıklarla çevrelenmiş gibidir,
bu nedenle ani basınç yükselmelerinden hiç etkilenmezler. Kan, bütün
vücuda dağılmış hava borucukları ile temizlenir. Böylelikle sürekli
olarak oksijen temini için gerekli olan güçlü bir pompaya da ihtiyaç
duyulmaz. Kalp bir tüp şeklindedir ve o kadar ağır bir ritimle çarpar
ki, sıçramalardan oluşan değişiklikler onu hemen hemen hiç etkilemez.
Bilim adamları yaptıkları araştırmalar sonucunda pirenin
bacak kaslarının, aslında yaptığı büyük sıçrayışları gerçekleştirecek
kadar güçlü olmadığını belirlemişlerdir. Pirenin gösterdiği sıçrama
performansı, asıl olarak bacaklarına eklenmiş olan bir tür yay sisteminden
kaynaklanmaktadır. Bu yay sistemi, "resilin" adlı proteinden yapılmış
bir doku sayesinde çalışır. Bu maddenin özelliği gerilerek sakladığı
enerjinin %97'sini serbest bırakabilmesidir. Bugün piyasadaki en
iyi esneyen madde için bu oran %85 kadardır. Lastik özelliğine sahip
bu doku bant şeklinde iki arka bacağa yerleştirilmiştir. Pire bacaklarını
büktüğünde en kuvvetli kaslarıyla onu gerer, ve bacaklar açılmaya
başladığında saniyenin binde biri kadar kısa bir zamanda tüm enerjisini
serbest bırakır. Bu sayede olağanüstü sıçrayışlar yapabilir.
Palamut Böceğinin Sondaj Borusu
Palamut böceği, adından da anlaşılacağı gibi, meşe
ağacının palamut adlı meyvesine bağımlı yaşar. Böceğin kafasından
oldukça uzun bir boru uzanır. Gövdesinden bile daha uzun olan bu
borunun ucunda da minik fakat çok keskin bir testere dişi bulunur.
Böcek normal zamanda bu boruyu, yürümesine engel olmaması
için, vücuduyla aynı doğrultuda tutar. Bir palamutun üzerine geldiğinde
ise, boruyu ona doğru eğer. Bu haliyle tam bir sondaj makinesine
benzemektedir. Borusunun testereye benzeyen ucunu palamuta dayar.
Hareketli kafasını bir sağa bir sola döndürerek boruyu oynatır ve
palamutu delmeye başlar. Böceğin kafası bu iş için ideal bir tasarıma
sahiptir ve olağanüstü bir hareket serbestliği gösterir.
Özel bir "sondaj borusu" ile yaratılmış
olan palamut böceği, olağanüstü bir üreme yöntemi izler.
|
Böcek bu şekilde sondaj yaparken bir yandan da borusu
aracılığıyla palamut içindeki meyveyi yiyerek beslenir. Ancak meyvenin
büyük bölümüne dokunmaz; bunu yeni doğacak yavrusu için saklamaktadır.
Delme işlemi tamamlandığında, böcek açılan delikten içeri bir tane
yumurta bırakır. Yumurta, annesinin palamut içinde açtığı kanalın
içine yerleştikten sonra larva halini alır. Larva palamutu yemeye
başlar. Yedikçe büyür, büyüdükçe de daha çok yer. Larva ne kadar
çok yerse, palamut içinde gelişmek için kendine o kadar çok yer
açmış olur.
Bu durum, palamut bağlı olduğu daldan düşene kadar
devam eder. Palamutun yere düşerken çıkan çarpma sesi ve sarsıntı,
larvaya artık dışarı çıkma zamanının geldiğini haber verir . Güçlü
dişleri sayesinde, daha önceden annesinin açtığı deliği büyütür.
Son derece semirmiş olan larva, zorla da olsa kendini bu delikten
dışarı çıkarır. Larvanın bundan sonraki ilk işi kendini yerin 25-30
cm kadar altına gömmektir. Burada "pupa" evresini geçirecek ve bir
ile beş yıl boyunca bekleyecektir. Tam bir yetişkin olup toprak
üzerine çıktığında ise, bu kez o palamutlara sondaj yapmaya başlar.
Pupa süresindeki farklılık, yeni sürgündeki palamutların olgunlaşmasına
bağlı olarak değişmektedir. 53
Palamut böceğinin bu ilginç hayatı, evrim teorisini çürüten ve Allah'ın
canlıları ne denli kusursuz tasarımlarla yarattığını gösteren bir
delildir. Dikkat edilirse, böceğin her türlü mekanizması belirli
bir plan üzere tasarlanmıştır. Sondaj borusu, bu borunun ucundaki
kesici dişler, borunun kullanılmasını sağlayan oynak kafa yapısı,
tüm bunlar rastlantılarla ya da "doğal seleksiyonla" açıklanamaz.
Sahip olduğu uzun boru, sondaj işini kusursuzca başarmadığı sürece,
hayvan için bir ayakbağından ve dolayısıyla dezavantajdan başka
bir şey olmayacaktır. Bu yüzden "aşama aşama" geliştiği iddia edilemez.
Böcek, palamutları
delerken kafasını yandaki şekilde gösterildiği gibi kullanır.
|
 |
Öte yandan larvanın sahip olduğu organlar ve içgüdüler
de ortada "indirgenemez kompleks" bir süreç olduğunu göstermekterdir.
Larvanın palamut kabuğunu parçalayacak güçlü dişlere sahip olması,
dışarı çıktığı anda toprağın derinliklerine girmesi gerektiğini
"bilmesi" ve burada beklemek için de "sabretmesi" zorunludur. Aksi
halde canlı neslini sürdüremeyecek ve yok olacaktır. Tüm bunlar
rastlantılarla açıklanamaz ve bu küçük canlının çok üstün bir akıl
gösterisiyle yaratıldığını ortaya koyar.
Allah bu küçük canlıyı kusursuz organlar ve kusursuz
içgüdülerle yaratmıştır. Çünkü O, "Kusursuzca
yaratan"dır. (Bakara Suresi, 54)
Sualtı Bitkilerinin
Mekanik Tuzakları
Genlisia
|

Genlisia'daki yaprak kapanının ilginç
yapısı: Silindirik bir sap (A) ve boş bir soğancıktan (B)
sonra yine silindirik bir boyun bölümü (C) gelir. Bu bölümün
sonunda da yarık biçiminde bir ağız (D) vardır.
|
Genlisianın tuzağı, hayvan bağırsağına benzer. Toprak
altında dallanmış olan yaprakları, içi boş borular şeklindedir.
Topraktan çekilen su bu borularda ilerler.
Boruların uçlarındaki yarıklarda, bitkinin içine doğru
yönelmiş bir akıntı vardır. Bu akıntı, bitkinin içinde su pompalayan
tüycüklerden kaynaklanır.
Su içindeki böcekler ve diğer organizmalar, akıntı
nedeniyle boruların uçlarındaki yarıklardan içeri doğru sürüklenir.
Bu sürüklenme boyunca geçtikleri her yer uçları aşağıya bakan kalın
ve sert tüylerle kaplıdır.
Tüycükler de birer sübap gibi iş görerek, böceği
bitkinin içine doğru iten ikinci bir etki meydana getirirler. Kurban
içerilere doğru ilerledikçe bir dizi öldürücü sindirim beziyle karşı
karşıya gelir. Sonunda da Genlisianın besini olmaktan kurtulamaz.
54
Torbaotunun Dokunmatik
Tuzağı
Bilim dünyasında 'Utricularia' adıyla bilinen torbaotu
bir su bitkisidir.
Torbaotunun kese biçimindeki kapanlarınında üç tip
salgı bezi bulunur: Bunlardan ilki olan küresel salgı bezleri, kapanın
dış yüzünde yer alır.
Diğer iki tip salgı bezi, yani "dört kollu salgı bezleri"
ve "iki kollu salgı bezleri" ise kapanın iç yüzünde yer alır. Bu
farklı salgı bezleri, çok ilginç bir tuzağı aşamalı olarak çalıştırır.
Öncelikle iç yüzeydeki salgı bezleri devreye girer.
Bu bezlerin üzerindeki tüyler, suyu torbaotunun dışına doğru pompalar.
Böylelikle torbaotunun içinde, önemli bir boşluk meydana gelir.
Bu boşluğun ağzında ise, deniz suyunun tekrar içeri
girmesini engelleyen bir kapan vardır. Bu kapanın üzerinde bulunan
tüyler ise, dokunmaya karşı oldukça duyarlıdır.
Sudaki bir böcek veya organizma bu tüylere değecek
olursa, kapan hızla açılır. Doğal olarak da içi boş olan torbaotuna
doğru ani bir su akımı oluşur.
Bu akıntıya kapılan kurban daha ne olduğunu anlamadan
kapan kapanır. Saniyenin binde biri kadar kısa süren bu olaydan
hemen sonra da, salgı bezleri içeride hapsolan avı sindirmek üzere
salgı üretmeye başlar. 55

Torba otunun kesiti ve kapanın işleyişi:
1- Av kapanın tetik tüylerine dokunuyor, 2- Kapan anında açılıp
hayvan içeri çekiliyor 3- Kapı kurbanın üzerine kapanıyor.
|
"Organik Motor" ile Çalışan Bakteri Kamçısı
Bazı bakteriler, sıvı bir ortamda hareket edebilmek
için "kamçı" adı verilen bir organ kullanırlar. Bu organ, bakterinin
hücre zarına tutturulmuştur ve canlı ritmik bir biçimde dalgalandırdığı
bu kamçıyı bir palet gibi kullanarak dilediği yön ve hızda yüzebilir.
Bakterilerin kamçısı, uzun zamandır bilinmektedir.
Ancak son 10 yıl içindeki gözlemler, bu kamçının detaylı yapısını
ortaya çıkarınca bilim dünyası şaşkına dönmüştür.
56 Çünkü kamçının, önceden sanıldığı gibi basit
bir titreşim mekanizmasıyla değil, çok karmaşık bir "organik motor"
ile çalıştığı ortaya çıkmıştır.
Bakterinin hareketli motoru, elektrik motorlarıyla
aynı mekanik özelliğe sahiptir. İki ana bölüm söz konusudur: Bir
hareketli kısım (rotor) ve bir durağan kısım (stator).
Bu organik motor, mekanik hareketler oluşturan diğer
sistemlerden farklıdır. Hücre, içinde ATP molekülleri halinde saklı
tutulan hazır enerjiyi kullanmaz. Bunun yerine kendine özel bir
enerji kaynağı vardır: Bakteri, zarından gelen bir asit akışından
aldığı enerjiyi kullanır. Motorun kendi iç yapısı ise olağanüstü
derecede komplekstir. Kamçıyı oluşturan yaklaşık 240 ayrı protein
vardır. Bunlar kusursuz bir mekanik tasarımla yerlerine yerleştirilmiştir.
Bilim adamları kamçıyı oluşturan bu proteinlerin, motoru kapatıp
açacak sinyalleri gönderdiklerini, atom boyutunda harekete imkan
sağlayan mafsallar oluşturduklarını ya da kırbacı hücre zarına bağlayan
proteinleri hareketlendirdiklerini belirlemişlerdir. Motorun işleyişini
basitleştirerek anlatmak amacıyla yapılan modellemeler bile sistemin
karmaşıklığının anlaşılması için yeterlidir.
Sadece bakteri kamçısının bu kompleks yapısı dahi
tüm bir evrim teorisini çökertmek için yeterlidir. Çünkü kamçı hiçbir
şekilde basite indirgenemeyecek bir yapıdadır. Kamçıyı oluşturan
moleküler parçaların tek bir tanesi bile olmasa, ya da kusurlu olsa,
kamçı çalışmaz ve dolayısıyla bakteriye hiçbir faydası olmaz. Bakteri
kamçısının ilk var olduğu andan itibaren eksiksiz olarak işlemesi
gerekmektedir. Bu gerçek karşısında evrim teorisinin "kademe kademe
gelişim" iddiasının anlamsızlığı, bir kez daha açıkça ortaya çıkmaktadır.
Bakteri kamçısı, evrimcilerin "en ilkel canlılar"
saydığı bakterilerde dahi, olağanüstü tasarımlar bulunduğunu gösteren
önemli bir gerçektir. Canlılığın detaylarına inildikçe, Darwin'in
19. yüzyılın ilkel bilim düzeyi içinde basit yapılar sandığı organların
ne denli kompleks yapılar olduğu görülmektedir. Bir başka deyişle,
yaratılışın kusursuzluğu anlaşılmakta ve canlılığa başka bir açıklama
getirmeye çalışmanın saçmalığı gözler önüne serilmektedir.
Yunustaki Tasarım
Yunuslar ve balinalar diğer tüm memeliler gibi ciğerleri ile solunum
yaparlar. Bu, onların su içinde iken balıklar gibi nefes alıp veremeyecekleri
anlamına gelir. Bu nedenle nefes almak için düzenli olarak su yüzeyine
çıkarlar. Başlarının üstünde hava alıp vermelerini sağlayan bir
delik bulunur. Burası öyle tasarlanmıştır ki hayvan suya daldığında
delik bir kapak tarafından otomatik olarak örtülür ve içeri su kaçması
önlenir. Su yüzeyine çıkıldığında ise, kapak yine otomatik olarak
açılır.
Boğulmadan Uyumayı Sağlayan
Sistem
Yunuslar her nefes alışlarında ciğerlerinin % 80-
90'ını havayla doldururlar. Oysa çoğu insan için bu oran ancak %
15'i bulur.Yunuslar için nefes almak insanlarda veya diğer kara
memelilerinde olduğu gibi bir refleks değildir, iradeli bir harekettir.
57
Yani biz nasıl yürümeye karar veriyorsak, yunuslar
da nefes almaya karar verir. Bu, hayvanın suda uyurken boğularak
ölmemesi için alınmış bir tedbirdir. Yunus uykusu sırasında beyninin
sağ ve sol yarım kürelerini yaklaşık on beş dakika arayla nöbetleşe
kullanır. Bir yarım küre uyurken, diğer yarım küre yüzeye çıkarak
hayvanın nefes almasını kontrol eder.
Yunusların ağızlarındaki gagaya benzer çıkıntı ise
sudaki hareketlerini kolaylaştıran bir başka tasarımdır. Hayvan
bu yapı sayesinde suyu daha iyi yarmakta ve daha az enerji harcayarak,
daha hızlı yüzebilmektedir. Modern gemilerin burunlarında da yunus
ağzına benzer bir çıkıntı vardır. Bu hidrodinamik tasarım, gemilerin
hızını da aynen yunuslarınki gibi artırmaktadır.
Yunusların Sosyal Yaşamı
Yunuslar çok büyük gruplar halinde yaşar. Güvenli
bir koruma için dişiler ve yavrular böyle bir grubun ortasında yer
alır. Grubun hasta üyesi yalnız bırakılmaz, ölene kadar grubun içinde
tutulur. Bu güçlü dayanışma bağı, yeni bir yavru gruba katıldığı
ilk günden itibaren başlar.
Yunus yavruları önce kuyrukları dışarı çıkacak biçimde
doğarlar. Bu sayede doğum tamamlanana kadar yavrunun havasızlıktan
ölmesi önlenmiş olur. En son yunusun başı doğum kanalından çıkar
çıkmaz, ilk nefesini alması için hızla su yüzeyine çıkarılır. Genellikle,
yardım amacıyla anne yunusa bir başka dişi yunusda eşlik eder.
Anne yunus doğumdan sonra hemen yavrusunu emzirir.
Süt emmek için dudağı olmayan yavru, annesinin karnındaki bir yarıktan
çıkan iki süt kaynağından beslenir. Bu bölgeye ufak ağız darbeleriyle
dokunduğunda süt fışkırır. Yavru her gün onlarca litre süt içer.
Bu sütün % 50'si yağdan meydana gelir (ineklerde ise sütün sadece
% 15'i yağdır). Bu yoğun kıvam sayesinde, yavrunun vücut ısısını
dengelemek için ihtiyaç duyduğu yağlı deri tabakası hızla oluşur.
Hızlı dalışlar esnasında diğer dişiler yavruyu aşağı doğru iterek
yardımcı olurlar. Ayrıca, yavruya avlanmayı ve sonarını kullanmayı
da öğretirler. Bu yıllarca süren bir eğitim safhasıdır. Bazıları
yıllarca sevdikleri bir aile üyesinin peşinden ayrılmazlar. 30 sene
boyunca bu böyle devam edebilir.
Vurgun Yemeyi Önleyen Sistem
Yunuslar insanlarla kıyaslanamayacak kadar derin sulara
dalabilirler. Bu konudaki rekor Balinagillerden amber balığına aittir.
Amber balığı bir nefes alışla 3000 metre derine dalış yapabilir.
Gerek yunuslar gerekse balinalar bu tip dalışlara uygun bir tasarımda
yaratılmışlardır. Palet şeklindeki kuyruklar suya dalmayı ve yüzeye
çıkmayı oldukça kolaylaştırır.
Dalış için yaratılmış bir başka tasarım da hayvanın
ciğerlerinde gizlidir: Hayvan derine daldıkça üzerindeki suyun ağırlığı,
yani basıncı artar. Bu basıncı dengelemek için, ciğerlerinin içindeki
hava basıncını da giderek artırır. Ancak bu hava basıncı giderek
çok yüksek derecelere çıkar. Aynı basınç bir insan ciğerine uygulansa,
ciğer yırtılıp parçalanacaktır. İşte bu tehlikeye karşı yunusun
vücudunda çok özel bir koruma yaratılmıştır: Yunusların akciğerlerindeki
bronşlar ve hava kesecikleri, basınca karşı son derece dayanıklı
kıkırdak halkalarla korunmuştur.
Yunusların vücutlarındaki bir diğer yaratılış örneği
ise, vurgun tehlikesine karşı alınan tedbirdir. Dalgıçlar su yüzeyine
hızlı çıkışlarda basınç farkından kaynaklanan bu tehlikeyle karşılaşırlar.
Vurgunun nedeni, akciğerlere çekilmiş olan havanın ani bir biçimde
kana karışarak damarların içinde hava kabarcıkları oluşturmasıdır.
Bu baloncuklar kan dolaşımındaki düzeni bozarak ölüm tehlikesi meydana
getirir. Balinalar ve yunuslar ise bizler gibi akciğerleriyle solumalarına
karşın böyle bir problemle asla karşılaşmazlar. Bunun nedeni, derinlere
dalarken insanlar gibi dolu ciğerle değil, boş ciğerle hareket etmeleridir.
Ciğerleri hava ile dolu olmadığı için, bu havanın basınç değişikliği
nedeniyle kana karışması ve dolayısıyla "vurgun yeme" tehlikesi
ile karşı karşıya kalmazlar.
Ama asıl soru burada ortaya çıkar: Eğer ciğerlerini
hava ile doldurmuyorlarsa, oksijensiz kalıp boğulmaktan nasıl kurtulurlar?
Bu sorunun cevabı, bu canlıların kaslarındaki yüksek
orandaki "miyoglobin" proteinidir. Bu miyoglobin proteinleri, çok
yüksek miktarda oksijen molekülünü kendi üzerlerine bağlar ve muhafaza
ederler. Yani canlı için gereken oksijen, ciğerdeki havada değil,
doğrudan kasların içinde saklanır. Yunuslar ve balinalar bu sayede
uzun süre nefes almadan yüzer ve diledikleri kadar da derine dalabilirler.
İnsanlarda da miyoglobin proteini vardır, ama çok daha az oranda
olduğu için, aynı yüzme serbestliğini sağlamamaktadır. Yunus ve
balinalara özel olan bu biyokimyasal ayarlama, elbette bilinçli
bir tasarımın açık delilidir. Allah, her canlı gibi deniz memelilerini
de içinde bulundukları şartlara en uygun vücut yapılarıyla yaratmıştır.
Zürafalara Özel Tasarlanmış Pompa
Zürafa beş metreye varan boyuyla karada yaşayan en
büyük hayvanlardandır. Hayvanın yaşayabilmesi için kalbinden iki
metre yukarıdaki beynine kan göndermesi şarttır. Bunun içinse olağanüstü
güçlü bir kalbe ihtiyacı vardır. Nitekim zürafanın kalbi 350 mmHg.'lik
bir basınçla kan pompalayacak kadar güçlüdür.
Normalde bir insanı öldürebilecek kadar güçlü olan
bu sistem, özel bir haznenin içinde bulunur. Hazne, basıncın bu
ölümcül etkisini kaldırabilmek için küçük damarlarla kuşatılmıştır.
Baştan kalbe kadar giden bölümde; yukarı çıkan ve
aşağı inen damarların oluşturduğu bir U sistemi bulunur. Ters yönde
akan kan damarları toplam basıncı sıfırlar, böylece hayvan ani kanamalara
neden olacak iç basınçtan kurtulmuş olur.
Kalpten aşağıda olan kısımda ise, fazla kalın olmadığından
bacakların ve ayağın da özel bir korumaya ihtiyacı vardır. Zürafanın
bacak ve ayaklarını saran derinin son derece kalın olması onu kan
basıncının kötü etkilerinden korur. Ayrıca damarların içinde, şiddetli
kan akışını durdurarak basıncı kontrol altına alan kapakçıklar da
bulunur.
Asıl büyük tehlike ise, hayvan su içmek için başını
yere kadar indirdiğinde ortaya çıkar. Normalde beyin kanamasına
sebep olacak kadar şiddetli olan kan basıncı, bu durumda çok daha
artar. Ama bu tehlike karşısında kusursuz bir önlem alınmıştır.
Vücutta salgılanan "sefaloraşidien" adlı sıvı devreye girer ve kalp
hacmini küçülterek pompalanan kanı azaltır. Öte yandan, hayvanın
boynunda, başını aşağı eğdiğinde devreye giren özel kapakçıklar
vardır. Bu kapakçıklar kanın akışını büyük ölçüde azaltır ve böylece
zürafa güven içinde su içip tekrar başını yukarı kaldırabilir. Zürafanın
kat kat olan damarlarının kalınlığı da, yine bu yüksek basınç tehlikesine
karşı alınmış bir tedbirdir.
Istakoz Gözlerindeki Tasarim
Canlilar dünyasinda birbirinden
çok farkli göz tipleri vardir. Biz genellikle omurgalilara has olan
"kamera tipi göz" yapisini biliriz. Bu yapi isigin kirilmasi
prensibiyle çalisir. Disaridan gelen isik, gözün ön kismindaki mercekten
kirilarak geçer ve bu sayede gözün arka kisminda odaklanir.
Ancak bazi canlilarin gözlerinin tasarimi, çok daha farkli sistemlerle
isler. Bunlardan biri, istakozun gözünde vardir. Istakoz gözü, "kirilma"
degil, "yansima" prensibiyle çalisir.
Istakoz gözünün ilk dikkat çeken özelligi, yüzeyinin çok sayida
kareden olusmasidir. Bu kareler, son derece düzgündür. Amerikali
biyolog Hartline, Science dergisindeki bir makalesinde söyle der:
"Istakoz bugüne kadar gördügüm en dikdörtgene benzemez canlidir.
Ama mikroskop altinda, istakozun gözü kusursuz bir grafik kagidina
benzemektedir."2
Istakoz gözü üzerindeki bu düzgün kareler, aslinda birer kare prizmanin
ön yüzeyidir. Bu yapi, arilarin peteklerine benzetilebilir. Bir
petegi gördügünüzde önce sadece altigen bir yüzeyle karsilasirsiniz.
Ancak bu altigen yüzeyler, aslinda içeri dogru derinligi olan altigen
prizmalarin yüzeyleridir. Istakoz gözünün farki, seklin altigen
degil, kare olusudur.
Isin daha da ilginç yani ise, istakoz gözündeki bu kare prizmalarin
her birinin iç yüzeyinin "ayna" yapisinda olmasidir. Bu
ayna benzeri yüzeyler isigi kuvvetli biçimde yansitir. Bu tasarimin
en önemli noktasi ise, bu ayna yüzeylerden yansiyan isigin, daha
arka taraftaki retina üzerine kusursuz bir biçimde odaklanmasidir.
Gözün içindeki bu prizmalar öyle bir açiyla yerlestirilmistir ki,
hepsi isigi hatasiz bir biçimde tek bir noktaya yansitir.
Buradaki tasarimin ne denli olaganüstü oldugu saniriz açikça ortadadir.
Hepsi kusursuz birer kare prizma olan hücrel |